On İki Yaşın Ardındaki Sessizlik: Bir Öğretmen ve Öğrencinin Hikayesi
“Bunu yapamayız, Elif!” dedim, sesim titriyordu. O an, odamda yalnızdık; masa başında, kitaplar arasında. Elif’in gözleri dolmuştu. “Neden?” diye sordu, sesi neredeyse fısıltıydı. “Çünkü… çünkü ben senin hocanım. Ve… aramızda on iki yaş var.”
İşte o an, hayatımın en zor kararlarından birini vermek zorunda kaldım. Ben, Serkan, otuz yaşında, üniversitede asistan olarak çalışan sıradan bir adamdım. Elif ise henüz on sekizine yeni basmış, hayata umutla bakan bir öğrenciydi. Onu ilk gördüğümde, gözlerindeki parıltı dikkatimi çekmişti ama asla böyle bir şeyin içine düşeceğimi düşünmemiştim.
Her şey geçen kış başladı. Elif, derslerimde hep ön sırada otururdu. Sorular sorar, tartışmalara katılırdı. Bir gün ders çıkışı yanıma geldi: “Hocam, bu konuyu tam anlayamadım. Biraz daha anlatır mısınız?” dedi. O an sadece iyi bir öğretmen olmaya çalışıyordum. Ama zamanla sohbetlerimiz uzadı, derslerden sonra birlikte kütüphaneye gitmeye başladık. Bir gün bana annesinin hasta olduğunu ve evde çok zorlandığını anlattı. O an ona yardım etmek istedim; belki de ilk kırılma noktası buydu.
Bir akşamüstü Elif’le kampüsün arka bahçesinde otururken, bana dönüp “Sizce insanlar yaş farkını neden bu kadar büyütüyor?” diye sordu. O an içimde bir şeyler koptu. Çünkü ben de aynı soruyu kendime defalarca sormuştum. Ama cevabını bulamıyordum.
Bir süre sonra Elif’in bana olan ilgisi daha da belirginleşti. Mesajlar atıyor, bana küçük hediyeler getiriyordu. Bir gün elinde bir kitapla geldi: “Bu kitabı sizin için seçtim.” dedi. Kitabın adı ‘Yasak Aşk’tı. Göz göze geldik, ikimiz de utandık.
O gece eve gittiğimde annem aradı. “Serkan, oğlum, evlenme yaşın geldi geçti. Bak, komşunun kızı Zeynep hâlâ seni bekliyor.” dedi. İçimden geçenleri ona anlatamazdım. Çünkü annem için uygun eş; yaşıma uygun, ailesi belli, geçmişi temiz biri olmalıydı.
Ertesi gün fakültede dedikodular dolaşmaya başladı. Bir meslektaşım, “Serkan Hoca’nın yeni gözdesi varmış,” dedi alaycı bir şekilde. O an utançtan yerin dibine girdim. Elif’e karşı hissettiklerimden utanıyordum ama aynı zamanda ona karşı koyamıyordum.
Bir akşam Elif’le birlikte çay içerken ona duygularımı itiraf ettim: “Elif, sana karşı bir şeyler hissediyorum ama bu doğru değil.” dedim. Elif’in gözleri doldu: “Ben de sizi seviyorum ama neden hep başkalarının ne düşündüğünü önemsiyoruz?” dedi.
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kafamda binlerce soru vardı: Toplum ne der? Ailem ne der? Ya mesleğim tehlikeye girerse? Ama en çok da Elif’in geleceğini düşünüyordum. Onun hayatını mahvetmek istemiyordum.
Bir hafta boyunca Elif’ten uzak durmaya çalıştım. Mesajlarına cevap vermedim, derslerde göz göze gelmedim. Ama içimdeki boşluk büyüdü. Bir akşam kapım çaldı; Elif gelmişti. Gözleri şişmişti ağlamaktan.
“Beni neden görmezden geliyorsunuz?” dedi hıçkırarak.
“Elif, bu işin sonu yok,” dedim çaresizce.
“Benimle dalga mı geçiyorsunuz? Ben oyuncak değilim!” diye bağırdı ve koşarak gitti.
O an kendimden nefret ettim. Hem ona umut vermiştim hem de korkakça kaçıyordum.
Ertesi gün annem yine aradı: “Oğlum, Zeynep’in ailesiyle konuştum. Seni istemeye gelecekler.”
“Anne, ben Zeynep’i istemiyorum!” diye bağırdım telefonda.
“Peki kimi istiyorsun? O küçük kızı mı?” dedi annem öfkeyle.
O an sustum. Annem her şeyi anlamıştı.
Bir hafta boyunca evden çıkmadım. Ne Elif’e ne de aileme ulaşabildim. Sadece kendi vicdanımla baş başaydım.
Bir akşam Elif’ten uzun bir mesaj aldım:
“Serkan Hoca, belki de haklısınız. Belki de bu aşk imkânsız. Ama ben ilk defa birine bu kadar güvenmiştim. Sizi unutmak için başka bir şehre gidiyorum.”
O mesajı okuduğumda dünyam başıma yıkıldı.
Kendime kızdım: Neden bu kadar korkaktım? Neden topluma boyun eğmiştim?
Bir ay geçti, Elif’ten haber alamadım. Hayatımda ilk kez bu kadar yalnız hissettim.
Bir gün fakültede eski bir arkadaşım yanıma geldi: “Elif’i gördüm, başka bir üniversitede asistan olmuş.” dedi.
İçimde hem gurur hem de büyük bir pişmanlık vardı.
Yıllar geçti, ben hâlâ yalnızım. Annem vefat ettiğinde bile yanımda kimse yoktu.
Şimdi geceleri yalnız başıma oturup düşünüyorum: Toplumun kuralları mı yoksa kalbimizin sesi mi daha önemli? Vicdanımızla baş başa kaldığımızda hangi taraf kazanmalı?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Sevdiğiniz için her şeyi göze alır mıydınız yoksa toplumun çizdiği sınırların içinde mi kalırdınız?