Bir Yudum Yalnızlık: 65 Yaşında Hayata Yeniden Başlamak
“Anne, artık kendi hayatımızı kurduk. Lütfen kendine de biraz zaman ayır.”
Kızım Elif’in sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O an, mutfağın köşesinde, ellerim titreyerek çay bardağını masaya bırakırken, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Oysa ben, yıllardır her sabah çocuklarım için kahvaltı hazırlamış, onların okuldan gelişini beklemiş, en ufak dertlerinde yanlarında olmuş bir anneydim. Şimdi ise, 65 yaşımda, küçük kasabamızın kenarındaki bu eski evde, yalnız başıma oturuyordum. Her köşe başı, çocuklarımın kahkahalarını, tartışmalarını, ilk adımlarını fısıldıyordu bana. Ama şimdi ev sessizdi; sadece duvar saatinin tik takları ve içimdeki boşluk vardı.
O gün Elif ve oğlum Murat ziyaretime gelmişti. Sofrada üç kişilik çay bardağı vardı; eskiden yedi kişilik hazırlardım. Eşim Ahmet’i yıllar önce kaybettik. Çocuklar ise büyüdü, evlendi, kendi hayatlarını kurdu. Elif’in sözleriyle yüzleşmek zorunda kaldım: “Anne, biz iyiyiz. Sen de kendin için bir şeyler yapmalısın.”
Ama nasıl? Ben kimdim ki? Yıllarca annelikten başka bir kimliğim olmamıştı. Gençliğimde hayallerim vardı; resim yapmak isterdim mesela. Ama hayat, bana başka bir yol çizdi. Evlendim, çocuklarım oldu, onların mutluluğu için yaşadım. Şimdi ise onlar bana ihtiyaç duymuyordu.
O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken içimdeki yalnızlık büyüdü. Sabah olunca komşum Ayşe Hanım’a uğradım. O da duldu, çocukları Almanya’da yaşıyordu. Çay içerken bana dedi ki:
“Fatma abla, senin gibi hissetmeyen var mı? Hepimiz aynıyız. Çocuklar büyüyor, gidiyor. Biz ise burada kalıyoruz.”
Birden gözlerim doldu. “Ayşe, ben ne yapacağım şimdi? Hayatımın anlamı gitti sanki.”
Ayşe Hanım elimi tuttu: “Kendin için yaşa artık. Bak ben kursa başladım. Nakış öğreniyorum. Sen de gel.”
İlk başta tereddüt ettim. Ne işim olurdu kursla? Ama akşam eve döndüğümde eski fotoğraflara bakarken gençliğimdeki Fatma’yı hatırladım. Gözlerinde umut olan o kızı… O an karar verdim.
Ertesi hafta Ayşe Hanım’la birlikte halk eğitim merkezine gittik. Sınıfta benim gibi kadınlar vardı; kimi eşini kaybetmiş, kimi çocuklarından uzakta… İlk gün elim titredi ama iğneyi ipliğe geçirdim ve ilk motifimi işledim. O an içimde bir kıvılcım yandı.
Her hafta kursa gitmeye başladım. Evde ise eski defterlerimi buldum; gençken yazdığım şiirleri okudum. Bir akşam Elif aradı:
“Anne nasılsın? Yalnız kalmıyorsun değil mi?”
Gülümsedim: “Yalnız değilim kızım. Kendimi bulmaya çalışıyorum.”
Elif sustu, sonra hafifçe ağladı: “Anne, seni hep güçlü bildik ama hiç kendin için yaşadığını görmedik.”
O an anladım ki çocuklarım da benim değişmemi istiyordu; onlar da annelerinin mutlu olmasını bekliyordu.
Bir gün Murat ziyarete geldiğinde duvarda kendi yaptığım tabloyu gördü:
“Anne bu tabloyu sen mi yaptın?”
Başımı salladım: “Evet oğlum. Gençken hayalimdi.”
Murat gözleri dolu dolu bana baktı: “Keşke daha önce başlasaydın anne.”
İçimde bir burukluk hissettim ama aynı zamanda hafifledim. Yıllarca çocuklarımı korumak için kendimi unutmuştum; şimdi ise kendime dönüyordum.
Tabii her şey kolay olmadı. Bazı geceler hâlâ yalnızlık içimi kemiriyor. Bazen eski günleri özlüyorum; çocuklarımın koşuşturmasını, Ahmet’in sesini… Ama artık biliyorum ki hayat sadece annelikten ibaret değilmiş.
Geçenlerde kasabada küçük bir sergi açtık; kurs arkadaşlarımla birlikte işlerimizi sergiledik. İnsanlar tabloma bakıp “Ne güzel yapmışsınız!” dediler. O an gözlerim doldu; yıllar sonra ilk kez kendimle gurur duydum.
Şimdi sabahları pencereyi açıp derin bir nefes alıyorum. Kuşların sesini dinliyor, bahçemde çiçeklerle uğraşıyorum. Elif ve Murat ara sıra geliyorlar ama artık onları bekleyerek yaşamıyorum.
Bazen düşünüyorum: Acaba biz anneler neden hep kendimizi unutuyoruz? Neden hayatımızı sadece çocuklarımızın mutluluğuna adıyoruz? Belki de biraz bencil olmayı öğrenmeliyiz…
Sizce insan kaç yaşında kendisi için yaşamaya başlayabilir? Yoksa bu hep geç mi kalınan bir şeydir?