Babamla Kocam Arasında: İki Yılın Sessizliği

“Sen benim evimde, benim kurallarıma uymak zorundasın!” diye bağırdı kayınpederim Halil Bey, sofrada herkesin önünde. O an, içimde bir şeyler koptu. Ellerim titredi, gözlerim doldu ama sesimi çıkarmadım. Eşim Emre bana bakarken gözlerinde hem korku hem de çaresizlik vardı. O akşamdan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Benim adım Elif. Yirmi sekiz yaşındayım ve iki yıldır Emre’yle evliyim. Evliliğimizin başından beri Halil Bey’in gölgesi üzerimizdeydi. Her şeye karışır, her şeye laf söylerdi. “Elif, çorban tuzlu olmuş.” “Emre, bu kız seni tembelleştiriyor.” “Siz gençler hiçbir şeyi bilmiyorsunuz.”

Başlarda görmezden gelmeye çalıştım. Annem hep derdi: “Kızım, büyüklerin gönlünü hoş tutmak lazım.” Ama Halil Bey’in sözleri zamanla hakarete dönüştü. Bir gün, Emre işten geç geldiğinde, Halil Bey bana döndü ve “Senin yüzünden oğlum eve gelmek istemiyor!” dedi. O an dayanamadım:

“Baba, lütfen artık beni suçlamayın. Emre’nin geç gelmesinin benimle ilgisi yok.”

Sofrada buz gibi bir sessizlik oldu. Kayınvalidem Ayşe Hanım başını öne eğdi, Emre ise gözlerini kaçırdı. Halil Bey’in yüzü kıpkırmızı oldu. “Sen bana karşı mı geliyorsun?” diye bağırdı. O gece Emre’yle odamıza çekildiğimizde, gözyaşlarımı tutamadım.

“Emre, ben böyle devam edemem,” dedim. “Ya birlikte kendi evimize çıkarız ya da ben bu evde daha fazla kalamam.”

Emre sessizce başını salladı. Ertesi gün işten döndüğünde bana anahtar uzattı: “Küçük bir ev buldum. Taşınalım.”

Taşındığımız gün Halil Bey kapının önünde durdu, bize bakmadan “Gidenin arkasından su dökmem,” dedi. Ayşe Hanım ise gözyaşları içinde sarıldı bana: “Kızım, ne olur arayı bozmayın.”

İlk zamanlar yeni evimizde huzur bulduk sandık. Ama Halil Bey’in gölgesi peşimizi bırakmadı. Emre’nin telefonu her çaldığında içim ürperiyordu. Arayan ya annesi ya da babasıydı. Emre çoğu zaman açmıyordu.

Bir gün annem aradı: “Kızım, komşular konuşuyor. Halil Bey seni hiç affetmeyecekmiş.” İçimde bir suçluluk duygusu kabardı. Acaba yanlış mı yaptım? Ailemi dağıttım mı?

Aylar geçti. Bayram geldi, gitmedik. Doğum günümde Ayşe Hanım gizlice aradı: “Elif’im, iyi ki doğdun. Keşke barışsanız.”

Emre ise içine kapandı. Eskisi gibi gülmüyor, eve geç geliyordu. Bir gece ona sordum:

“Emre, pişman mısın?”

Uzun süre sustu. Sonra gözleri doldu: “Babamı özlüyorum ama seni de kaybetmek istemiyorum.”

O an anladım ki bu sadece benim değil, onun da savaşıydı.

Bir gün hastaneden aradılar: Halil Bey kalp krizi geçirmişti. Apar topar hastaneye koştuk. Ayşe Hanım kapıda ağlıyordu.

“Görmek ister misiniz?” dedi hemşire.

Emre elimi sıktı, birlikte odaya girdik. Halil Bey yatakta solgun yatıyordu. Bizi görünce gözleri doldu ama hiçbir şey söylemedi.

O an içimdeki bütün öfke eridi gitti. Yanına yaklaştım:

“Baba, biz sizi hiç unutmadık,” dedim.

Gözlerinden bir damla yaş süzüldü ama yine de konuşmadı.

Hastaneden çıktıktan sonra Emre günlerce sessizdi. Bir akşam sofrada otururken aniden ağlamaya başladı:

“Elif, ben ne yapacağımı bilmiyorum. Babamla barışmak istiyorum ama sana yapılanları da unutamıyorum.”

Ben de ağladım. Çünkü ben de bilmiyordum.

İki yıl geçti aradan. Halil Bey iyileşti ama aramızdaki mesafe hiç kapanmadı. Bayramlarda hâlâ gitmiyoruz, telefonlar hâlâ sessiz.

Bazen pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: Acaba aile olmak ne demek? Kendi sınırlarımızı korurken sevdiklerimizi kaybetmek zorunda mıyız?

Belki de en büyük savaşımız; hem kendimiz olabilmek hem de aile olabilmek… Siz olsanız ne yapardınız? Affetmek mi zor, yoksa unutmak mı?