Her Gün Annem İçin Temizlik Yapıyorum, Ama Kendi Hayatımı Yaşayamıyorum: Bir Kadının Sessiz Çığlığı

“Yine mi geliyorsun kızım? Evin camları leş gibi olmuş, sen gelmeden silinmez zaten!” Annemin sesi, telefonda yankılandığında mutfakta yere dökülen sütü temizliyordum. Bir elimde bez, öbür elimde üç yaşındaki kızımın oyuncağı… O an içimden bir şeyler koptu. Yutkundum, “Anne, bugün çok yorgunum, çocuklar da hasta,” dedim. Ama annem dinlemedi bile: “Ben de yaşlıyım, ben de hastayım! Senin annenim ben!”

Beş yıldır evliyim. Eşim Serkan’la iki çocuğumuz var. Küçük kızım henüz üç yaşında ve kreşe her başladığında hemen hastalanıyor. O yüzden iş hayatına dönemedim, evdeyim. Ama evde olmak demek, sadece kendi evimin işleriyle uğraşmak değilmiş; annemin evi de bana zimmetli gibi. Her hafta sonu, bazen hafta içi bile, annem arar: “Kızım şu camları sil, şu halıyı kaldır, şu dolabı boşalt.”

Serkan bazen sabrını kaybediyor: “Senin annenin kızı mısın yoksa bizim çocukların annesi mi?” diyor. Haklı mı? Bilmiyorum. Annem yalnız yaşıyor, babam yıllar önce vefat etti. Kardeşim yok. Annem hep bana yaslandı. Ama ben de insanım! Benim de bir hayatım, bir ailem var.

Geçen hafta sonu yine anneme gittim. Kapıdan girer girmez burnuma çamaşır suyu kokusu çarptı. Annem koltukta oturuyordu, elinde eski bir dantel örtüyle. “Kızım, bu örtüyü yıkayamadım, makineye atarsan bozulur diyorlar. Sen elde yıkarsın.”

İçimde bir öfke kabardı ama sustum. Küçük kızım kolumdan çekiştiriyor: “Anne, eve gidelim!” Büyük oğlum ise tabletiyle oynuyor, yüzüme bile bakmıyor. Annem ise hiç oralı değil; sanki ben onun hizmetçisiyim.

O günün akşamı eve döndüğümüzde Serkan bana bakıp “Yeter artık!” dedi. “Senin annenin eviyle uğraşmaktan bizim evimiz dağıldı. Çocuklar seni özlüyor, ben seni özlüyorum.”

Gözlerim doldu. Haklıydı. Kendi evimde bile huzur bulamıyordum. Çocuklarım annelerini hep yorgun, sinirli ve üzgün görüyorlardı. Akşam yemeğini hazırlarken annemin aramasıyla elimdeki bıçak yere düştü: “Kızım, pazartesi hastaneye gideceğim, bana eşlik et.”

“Anne, Serkan’ın önemli bir toplantısı var, çocuklara ben bakacağım,” dedim. Annem sustu, sonra ağlamaklı bir sesle: “Benim kimsem yok ki… Sen de gelmezsen ben ne yaparım?”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kafamda annemin sözleri dönüp durdu. Bir yanda vicdan azabı, bir yanda kendi ailemin ihtiyaçları… Sabah olduğunda gözlerim şişmişti.

Bir gün cesaretimi topladım ve anneme açıkça konuştum:

“Anne, seni çok seviyorum ama artık her şeye yetişemiyorum. Kendi ailem var, çocuklarım var. Bazen yardım edemeyeceğim.”

Annem önce sessiz kaldı, sonra gözleri doldu: “Sen de mi beni yalnız bırakacaksın? Ben sana yıllarca baktım, şimdi sen bana bakmayacak mısın?”

O an içimdeki suçluluk duygusu daha da büyüdü. Annem haklı mıydı? Ben kötü bir evlat mıydım? Yoksa kendi hayatımı savunmak mı gerekiyordu?

Serkan’la bu konuyu defalarca konuştuk. “Senin annenin yükünü taşımak zorunda değiliz,” dedi bana. Ama annemi bırakmak… O kadar kolay mıydı? Türk toplumunda anneye bakmak kutsal bir görevdi. Komşular bile bazen laf sokuyordu: “Kızın yine gelmemiş mi?”

Bir gün çocuklarımı parka götürdüm. Orada başka annelerle sohbet ettik. Onlardan biri dedi ki: “Ben kayınvalideme bakıyorum ama kendi anneme yetişemiyorum.” Bir diğeri: “Annem bana yük olmamak için huzurevine gitmek istiyor.” O an anladım ki yalnız değildim; birçok kadın aynı sıkışmışlığı yaşıyordu.

Ama kimse yüksek sesle konuşamıyordu bu konuyu. Herkes susuyordu; çünkü suçluluk duygusu ağır basıyordu.

Bir akşam anneme gitmedim. Telefonu açmadım. Çocuklarımla oyun oynadım, Serkan’la film izledik. O gece ilk defa huzurla uyudum. Ama sabah annemden gelen mesaj içimi parçaladı: “Kızım iyi misin? Bana küs müsün?”

Yine vicdan azabı… Yine gözyaşı…

Bir gün annem hastalandı ve hastaneye kaldırıldı. Apar topar koştum yanına. Orada doktor bana dedi ki: “Annenizin psikolojik desteğe ihtiyacı var; yalnızlık hissi ağır basıyor.” O an anladım ki annemin bana olan bağımlılığı sadece fiziksel değil, duygusaldı da.

Psikoloğa gitmeyi teklif ettim ama annem kabul etmedi: “Ben deli miyim?” dedi.

Şimdi her gün bir seçim yapmak zorundayım: Kendi ailem mi, annem mi? Her iki taraf da benden vazgeçmemi bekliyor gibi…

Bazen düşünüyorum; acaba Türk kadını olmak hep böyle iki arada bir derede kalmak mı demek? Kendi hayatımızdan vazgeçmeden sevdiklerimize nasıl yetebiliriz?

Siz olsanız ne yapardınız? Hem anneye hem kendi ailenize nasıl yetişirdiniz? Yoksa bu yükü taşımak zorunda mıyız?