Bir Evin İçinde Yabancı: Kardeşlik, Miras ve Yalnızlık Arasında Sıkışmak

“Senin burada kalman doğru mu sence? Yakında çocukları olacak, nasıl olacak bu iş? İnsanlar ne der?” Annemin sesi, mutfakta yankılandı. Kafamda binlerce düşünceyle, ellerim titreyerek çay bardağını masaya bıraktım. “Anne, bu ev benim de evim. Neden ben gitmek zorundayım?” dedim, ama sesim beklediğim kadar güçlü çıkmadı. İçimde bir yerlerde, annemin sözleriyle birlikte büyüyen bir kırgınlık vardı.

Kardeşim Elif ve eşi Murat, üç yıl önce babamın vefatından sonra bu eve taşındılar. O zamanlar, babamdan kalan bu eski Kadıköy dairesinde üçümüz birlikte yaşamaya başladık. Annem ise Anadolu’da, köyde kalmaya devam etti. Elif’in hamile olduğunu öğrendiğimizde, evde bir sevinç havası esmişti. Ama o sevinç, zamanla yerini huzursuzluğa bıraktı. Murat’ın bana karşı bakışları değişmişti; sanki fazlalıkmışım gibi davranıyordu.

Bir akşam, Elif’le salonda otururken Murat içeri girdi. “Gonca, senin de bir planın vardır herhalde? Bebek doğunca ev biraz kalabalık olacak,” dedi. Elif gözlerini kaçırdı. O an anladım ki, bu konuşmayı daha önce kendi aralarında yapmışlardı. “Burası benim de evim Murat,” dedim. “Babamdan kalan mirasın yarısı benim.”

Murat’ın yüzü asıldı. “Ama Gonca, yeni bir aile kuruyoruz. Sen de artık kendi hayatını kurmalısın,” dedi. Elif ise sessizce başını eğdi. O an içimde bir fırtına koptu. Kendi evimde yabancı gibi hissetmek… Bu nasıl bir adalet?

O gece odamda uyuyamadım. Annemin sözleri kulaklarımda çınlıyordu: “Kızım, insanlar ne der? Evli barklı kardeşinin yanında mı kalacaksın?” Sanki herkesin gözü üzerimdeydi. 34 yaşındaydım, bekar ve işsizdim. Pandemi sonrası işimi kaybetmiş, yeni bir başlangıç yapacak gücü bulamamıştım. Herkesin gözünde başarısızdım; şimdi de fazlalık olmuştum.

Ertesi sabah Elif kapımı çaldı. “Gonca, konuşmamız lazım,” dedi. Gözleri doluydu. “Biliyorum zor bir durumdayız ama Murat da haklı… Bebek olunca işler değişecek.”

“Peki ya ben?” dedim. “Ben nereye gideceğim Elif? Bu evde büyüdük biz! Babamın hatırası burada… Neden hep ben fedakârlık yapmak zorundayım?”

Elif’in gözünden yaş süzüldü. “Ben de istemiyorum böyle olmasını ama… Annem de baskı yapıyor bana. ‘Ablan genç değil artık, kendi yolunu çizsin’ diyor.”

O an içimdeki öfke patladı: “Kendi yolumu çizmek mi? Herkes bana akıl veriyor ama kimse elimi tutmuyor! İş bulamadım diye mi değersizim? Evlenmedim diye mi fazlalık oldum?”

Elif sessizce ağladı. Ben ise odamda duvarlara bakarak saatlerce düşündüm. Babamın eski radyosu hâlâ komodinin üstünde duruyordu; çocukken birlikte dinlediğimiz türküleri hatırladım. O zamanlar her şey daha kolaydı; şimdi ise herkes kendi derdine düşmüş.

Bir hafta boyunca evde gergin bir hava esti. Murat bana selam bile vermiyordu. Annem ise her gün arayıp “Bir iş buldun mu? Bir oda kiralasana,” diyordu. İstanbul’da kiralar uçmuştu; işsizken nasıl ev tutacaktım?

Bir akşam Elif’le mutfakta karşılaştık. “Gonca, bak sana haksızlık yapmak istemiyorum ama Murat çok baskı yapıyor bana… Lütfen yanlış anlama,” dedi.

“Yanlış anlamak mı? Ben zaten yanlış anlaşıldım Elif! Herkesin gözünde yüküm ben!” dedim ve gözyaşlarımı tutamadım.

O gece annemi aradım: “Anne, bana neden hiç sahip çıkmıyorsun? Neden hep Elif’in tarafındasın?”

Annem derin bir iç çekti: “Kızım, Elif’in de sorumlulukları var artık… Sen de büyüdün, kendi ayaklarının üstünde durmalısın.”

“Peki ya benim duygularım anne? Ben de senin kızınım!”

Telefon kapandıktan sonra saatlerce ağladım. O an anladım ki, bu evde bana yer yoktu artık.

Ertesi gün iş ilanlarına bakmaya başladım; umutsuzca başvurular yaptım. Birkaç gün sonra eski bir arkadaşım aradı: “Gonca, bizim şirkette bir pozisyon açıldı, ister misin?”

Hayatımda ilk kez bir umut ışığı gördüm. Belki de gerçekten gitmeliydim… Ama içimde hâlâ bir yara vardı: Neden kendi evimden gitmek zorundaydım? Neden kadınlar hep fedakârlık yapmak zorunda kalıyor?

Son gecemde babamın radyosunu açıp eski bir türkü dinledim: “Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun…” Gözlerimden yaşlar süzüldü.

Sabah eşyalarımı toplarken Elif yanıma geldi: “Gonca, hakkını helal et… Belki ileride her şey daha güzel olur.”

Ona sarıldım ama içimdeki kırgınlık geçmedi.

Şimdi yeni bir hayata başlıyorum; ama hâlâ soruyorum kendime: Bir kadının kendi evinde bile yeri yoksa, toplumda nasıl yeri olabilir? Sizce ben mi haksızım, yoksa hayat mı bize adil davranmıyor?