Kimin Çocukları, Kimin Sorumluluğu?
“Yine mi siz evde oturuyorsunuz? Böyle güzel havada çocuklar dışarıda olmalı!” dedi Elif abla, gözlerini bana dikerek. O an, mutfağın ortasında elimde çay tepsisiyle donakaldım. Sanki bir suç işlemişim gibi hissettim. Oysa tek istediğim, pazar sabahı eşim Cem’le ve kızımız Defne’yle biraz huzur bulmaktı. Ama Elif abla, her zamanki gibi, lafı dolandırmadan ama ima ederek, çocuklarını bizim sorumluluğumuza bırakmaya çalışıyordu.
Cem mutfağa girdiğinde Elif abla hemen ona döndü: “Cemciğim, şu yeni animasyon filmi var ya, çocuklar çok izlemek istiyor. Benim de başım ağrıyor bugün. Sen götürsen onları sinemaya?”
Cem’in yüzünde bir anlık tereddüt gördüm. O da yorgundu, haftanın altı günü çalışıyor, pazarları ise evde dinlenmek istiyordu. Ama Elif ablanın bu tarz isteklerine çoğu zaman hayır diyemiyordu. Ben ise içimden yükselen öfkeyi bastırmaya çalıştım. Çünkü bu ilk değildi. Her güzel havada, her yeni filmde, her park gezisinde Elif abla çocuklarını bize emanet etmek istiyordu. Sanki biz onların ikinci ebeveyniydik.
Kendi çocukluğum aklıma geldi. Annemle babam, kimseye yük olmamayı, kendi işimizi kendimiz halletmeyi öğretmişti. Ama şimdi, evlendikten sonra, başka bir ailenin beklentileriyle karşı karşıyaydım. Elif abla ise bunu bir hak gibi görüyordu. “Aile dediğin birbirine destek olur,” derdi hep. Ama destek olmak ile sorumluluğu devralmak arasında ince bir çizgi vardı.
O gün Cem, “Tabii abla, götürürüm,” dedi. Ben ise sessiz kaldım. Çocuklar sevinçle bağırarak üstlerini değiştirmeye koştular. Defne ise bana bakıp “Anne, ben de gelebilir miyim?” diye sordu. Gözlerim doldu. Kendi çocuğumun bile ikinci planda kalmasına dayanamıyordum artık.
Cem ve çocuklar sinemaya gittikten sonra Elif ablayla baş başa kaldık. Sessizlik ağırdı. Sonunda dayanamayıp sordum: “Elif abla, neden hep bizden bekliyorsun bu tür şeyleri? Senin de zamanın var, neden çocuklarınla kendin ilgilenmiyorsun?”
Bir an için şaşırdı, sonra yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi: “Sen anlamazsın, iki çocukla baş etmek kolay değil. Hem siz gençsiniz, enerjiniz var. Biz de zamanında kardeşlerimize bakardık.”
İçimde bir şeyler koptu o an. “Ama ben de çalışıyorum, ben de yoruluyorum. Kendi ailemle vakit geçirmek istiyorum,” dedim titreyen bir sesle.
Elif abla omuz silkti: “Ne var bunda? Aile dediğin fedakarlık yapar.”
O gün akşam Cem eve döndüğünde yüzü asıktı. Çocuklar yorgun ama mutluydu. Defne ise sessizdi. Yatağına yatırırken bana sarıldı: “Anne, neden hep başkalarının çocuklarıyla ilgileniyorsun?”
O gece uyuyamadım. Kafamda Elif ablanın sözleri dönüp durdu: “Aile fedakarlık yapar.” Peki ya benim fedakarlığım? Benim sınırlarım? Kendi ailemin huzuru?
Ertesi hafta yine aynı sahne yaşandı. Elif abla aradı: “Ayşe’ciğim, çocukları parka götürseniz çok iyi olurdu. Benim işlerim var.” Bu kez kararlıydım: “Kusura bakma Elif abla, bugün kendi planlarımız var.”
Telefonun ucunda kısa bir sessizlik oldu. Sonra kırgın bir sesle “Peki,” dedi ve kapattı.
Cem akşam eve geldiğinde yüzüme baktı: “Elif abla aradı mı?”
“Evet,” dedim. “Ama bu kez hayır dedim.”
Cem bir süre sustu, sonra başını salladı: “Belki de doğru olan bu.”
Ama işler burada bitmedi. Ailede dedikodular başladı. Kayınvalidem aradı: “Ayşe kızım, Elif ablan kırılmış biraz. Sonuçta kardeşinin çocukları onlar.”
İçimdeki öfke büyüdü: “Anneciğim, ben de insanım. Benim de sınırlarım var. Herkes kendi çocuğuna öncelik vermeli değil mi?”
Kayınvalidem sustu. O da biliyordu ki haklıydım ama kimse Elif ablanın kalbini kırmak istemiyordu.
Günler geçtikçe ailedeki gerginlik arttı. Bayramda sofrada herkes suskun oturdu. Elif abla bana soğuk davrandı, çocukları ise bana yaklaşmadı bile.
Bir akşam Cem’le otururken gözlerim doldu: “Ben kötü biri miyim Cem? Sadece kendi ailemle vakit geçirmek istedim diye…”
Cem elimi tuttu: “Hayır Ayşe, sen sadece hak ettiğin huzuru istedin.”
Ama içimdeki suçluluk duygusu geçmedi. Ailede herkes suskundu ama bakışlar üzerimdeydi.
Bir gün Defne okuldan ağlayarak geldi: “Anne, arkadaşlarım ‘senin annen başkalarının çocuklarına daha çok bakıyor’ dedi.”
O an anladım ki bu mesele sadece benim değil, kızımın da hayatını etkiliyordu.
O gece uzun uzun düşündüm. Aile olmak ne demekti? Fedakarlık nereye kadar olmalıydı? Kendi sınırlarımızı korumadan başkalarına nasıl faydamız olabilirdi?
Ertesi sabah Elif ablayı aradım: “Abla, konuşmamız lazım.”
Buluştuk, gözlerinin içine baktım: “Seni anlıyorum, yoruluyorsun. Ama ben de yoruluyorum. Kendi ailemle vakit geçirmek istiyorum. Lütfen bunu anlayışla karşıla.”
Elif abla bir süre sustu, sonra gözleri doldu: “Belki de haklısın Ayşe… Bazen ben de yalnız hissediyorum.”
O an anladım ki herkesin yükü farklıydı ama kimse kimsenin sınırını zorlamamalıydı.
Şimdi düşünüyorum da; aile olmak gerçekten fedakarlık mı demek? Yoksa herkesin sınırına saygı göstermek mi? Sizce ben haksız mıyım?