Gözlerimin Ardında: Oğlumla Paylaştığım Sır
“Anne, yine geldi dün gece. O beyaz elbiseli kadın. Bana gülümsedi, sonra kayboldu.”
Emir’in sesi, sabahın köründe mutfakta çay demlerken içimi ürpertti. Oğlumun gözlerinde o tanıdık korku ve merak vardı. Kaşlarımı çatıp yanına oturdum. “Ne dedi sana?” diye sordum, sesim titriyordu. Çünkü biliyordum, bu evde sadece biz ikimiz değildik. Yıllardır, gözlerimizin ardında başka bir dünyanın kapıları aralıktı.
Her şey Emir beş yaşındayken başladı. Bir gece, odasından çığlık atarak koştu bana. “Anne, yatağımın yanında bir adam var! Bana bakıyor!” dediğinde, içimdeki eski korkular uyanmıştı. Çünkü ben de çocukluğumdan beri ölüleri görüyordum. Annem ise bu konuları konuşmayı bile yasaklamıştı. “Deli misin kızım? Allah korusun, sus!” derdi. Ama susmak, o varlıkların gitmesini sağlamıyordu.
Emir’in anlattıkları her geçen yıl daha da ürkütücü oldu. Bir gece, uykusunda mırıldanırken yanına oturdum. Gözleri kapalıydı ama sesi netti: “Cennete gidiyorum anne. Orada büyük bir adam var, bana sarılıyor. Adı Allah’mış.” O an, tüylerim diken diken oldu. Kendi gördüklerimden bile daha fazlasını yaşıyordu oğlum. Ben ise ona neyi anlatmalı, neyi saklamalı bilemiyordum.
Kocam Serkan, başta oğlumuzun hayal gücüne veriyordu bu olayları. Ama bir gece, Emir’in odasından gelen çığlıkla koştuğunda, oğlumuzun yatağının başucunda eski bir kadının siluetini gördüğümü söylediğimde bana inanmadı. “Yeter artık! Çocuğun kafasını karıştırıyorsun!” diye bağırdı. O günden sonra aramızda görünmez bir duvar örüldü. Serkan, bana deli gözüyle bakmaya başladı. Aile içinde huzur kalmadı. Kayınvalidem bile “Nazara geldiniz, okutalım!” diyerek hoca aramaya başladı.
Ama bu bir nazar değildi. Ben, annemden gizli öğrendiğim dualarla, Emir’i korumaya çalışıyordum. Fakat geceleri, evin içinde ayak sesleri, fısıltılar eksik olmuyordu. Bir keresinde, mutfakta tabaklar kendi kendine yere düştü. Serkan o an evde yoktu. Emir’le birbirimize sarılıp ağladık. Oğlumun gözlerinde korkunun yanında bir de alışkanlık vardı artık. “Anne, onlar bana zarar vermiyor. Sadece konuşmak istiyorlar,” dedi bir gün. O an anladım ki, bu yetenek bir lanet değil, belki de bir lütuftu.
Ama toplumun gözünde öyle değildi. Okulda Emir’in arkadaşları ondan uzaklaştı. “Emir’in annesi cinciymiş!” dediler. Öğretmeni bile bana mesafeli davranmaya başladı. Bir gün, okul çıkışında Emir’in gözleri dolu dolu yanıma geldi: “Anne, ben neden farklıyım?” O an yüreğim parçalandı. Ona sarılıp, “Farklı olmak kötü bir şey değil oğlum,” dedim ama gözyaşlarımı tutamadım.
Bir gece, rüyamda siyahlar içinde uzun boylu bir adam gördüm. Yüzü yoktu ama varlığı tüm odayı dolduruyordu. Bana doğru eğilip fısıldadı: “Zamanın doluyor.” Uyandığımda nefes nefese kalmıştım. O sabah Emir de kabus görmüştü. “Anne, ölümle konuştum. Bana ‘korkma’ dedi.”
Hayatımızın her anı bu görünmeyen dünyayla iç içe geçti. Bir keresinde, Emir hastalandı. Ateşi kırk dereceyi buldu. Doktorlar teşhis koyamadı. O gece başucunda dua ederken, odanın köşesinde beyaz kanatlı bir varlık gördüm. Gözlerimi kapatıp dua etmeye devam ettim. Sabah Emir’in ateşi düşmüştü. O gün, inancım ve korkularım birbirine karıştı.
Ailemden kimseye anlatamıyordum yaşadıklarımızı. Annem hâlâ “Sus, konuşma!” diyordu. Babam ise “Kızım, aklını kaçıracaksın!” diye endişeleniyordu. Ama ben susmadım. Çünkü oğlumun bana ihtiyacı vardı. Onunla birlikte bu yükü taşımayı öğrendim.
Bir gün, Emir okuldan eve koşarak geldi. “Anne, bugün sınıfta bir çocuk vardı. Kimse onu görmedi ama ben gördüm. Bana ‘annene selam söyle’ dedi.” O an içimden bir şey koptu. Çünkü yıllar önce kaybettiğim abim, bana hep böyle seslenirdi: “Selam söyle.” Gözlerim doldu. Emir’e sarıldım. “O senin dayındı oğlum,” dedim. O günden sonra, Emir’le aramızda görünmez bir bağ daha oluştu.
Serkan’la aramızdaki mesafe ise her geçen gün arttı. Bir gece, tartışırken bana bağırdı: “Senin yüzünden oğlumuzun psikolojisi bozuldu! Bu saçmalıklara bir son ver!” O an içimdeki öfke patladı. “Sen hiç dinlemedin! Hiç inanmadın! Oğlunla aramızdaki bağı anlamadın!” dedim. O gece Serkan evi terk etti. Emir’le baş başa kaldık.
Yalnızlık zor ama özgürleştiriciydi de. Artık kimseye hesap vermek zorunda değildim. Emir’le birlikte geceleri dua ediyor, gördüklerimizi birbirimize anlatıyorduk. Bir gün Emir bana döndü: “Anne, sence insanlar neden korkuyor? Bizim gördüklerimizden mi, yoksa anlamadıklarından mı?”
O an düşündüm. Belki de insanlar, bilmedikleri şeylerden korkuyordu. Biz ise bu korkunun içinde yaşamayı öğrenmiştik. Hayatımız boyunca toplumun dışına itildik, yalnız bırakıldık ama birbirimize tutunmayı başardık.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç görünmeyen bir dünyayla yaşamak zorunda kaldınız mı? Korkularınızla yüzleşmek mi daha zor, yoksa yalnız kalmak mı?