“Vicdanın Varsa Bari Bir Kere Bulaşıkları Yıka!”: Oğlumun Ailesini Mahvetmekle Suçlandığım Hayatım

“Vicdanın varsa bari bir kere bulaşıkları yıka!” diye bağırdı gelinim Elif, mutfağın kapısında elleri belinde, gözleri öfkeyle bana dikilmişti. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Oğlum Emre ise salonda, televizyonun sesini biraz daha açarak tartışmamızı duymamaya çalışıyordu. Ama biliyordum, her kelimemiz onun yüreğine hançer gibi saplanıyordu.

O gece, mutfakta yalnız başıma otururken, ellerim titreyerek bulaşıkları yıkadım. Köpüklerin arasında geçmişimden sahneler gözümün önünden geçti: 23 yaşında, kucağımda üç yaşındaki Emre’yle, kapıdan çıkıp giden kocamın arkasından bakarken hissettiğim o tarifsiz çaresizlik… O zamanlar annem, “Kızım, bu yükü tek başına taşıyamazsın,” demişti. Ama taşıdım. Hem de kimseye muhtaç olmadan, dişimle tırnağımla, Emre’yi büyüttüm.

Ama şimdi, oğlumun evinde, kendi gelinim tarafından hor görülüyordum. Elif’in bana olan öfkesi, Emre’nin bana olan sevgisinden mi, yoksa kendi yorgunluğundan mı kaynaklanıyordu, bilmiyordum. Bildiğim tek şey, oğlumun bana sırtını dönmesiydi.

Bir hafta önce Emre aramıştı: “Anne, Elif’le biraz tartıştık. Birkaç gün bize gelir misin? Hem torunları da özlemişsindir.” Sevinçle valizimi hazırlamıştım. Torunlarım Zeynep ve Kerem’in kokusunu içime çekmek, oğlumun evinde birkaç gün huzur bulmak istiyordum. Ama daha ilk günden Elif’in soğuk bakışları, mutfakta sessizce yapılan dedikodular, bana ait olmayan bir evde fazlalık gibi hissettirmişti kendimi.

Bir akşam, Emre işten yorgun döndü. Sofrada sessizce yemek yerken Elif birden patladı: “Senin annen bütün gün oturuyor, hiçbir işe elini sürmüyor! Ben çalışıyorum, çocuklara bakıyorum, bir de evin işiyle mi uğraşacağım?” Emre başını eğdi, çatalıyla tabağında oynadı. Ben ise boğazıma düğümlenen kelimeleri yutmaya çalıştım. “Elifciğim, yardım etmek isterim ama senin düzenine karışmak istemiyorum,” dedim kısık sesle. Elif gözlerini devirdi: “Vicdanın varsa bari bir kere bulaşıkları yıka!”

O gece Emre yanıma geldi. “Anne, Elif çok yorgun. Biraz yardımcı olsan iyi olur. Bak, ben de işte çok yoruluyorum. Lütfen ailemi mahvetme.” O an, oğlumun gözlerinde ilk defa yabancı birini gördüm. Sanki yıllarca tek başıma büyüttüğüm, her gece ateşler içinde kıvrandığında başında sabahladığım Emre değil de, bir başkasının oğluymuş gibi…

Gece boyunca uyuyamadım. Annemin bana söylediği sözler kulaklarımda çınladı: “Bir kadın isterse dünyayı sırtında taşır.” Ben taşımıştım. Ama şimdi, oğlumun evinde fazlalık olmuştum. Sabah kahvaltısında Elif yine sessizdi. Çocuklar okula gitmek için hazırlanırken, Zeynep yanıma sokuldu: “Babaanne, annem neden sana kızıyor?” Gözlerim doldu. “Bazen insanlar yorgun olunca sevdiklerine kızabilirler,” dedim. Zeynep başını salladı, küçük elleriyle elimi sıktı.

O gün evde yalnız kaldım. Elif işe, Emre işe, çocuklar okula gitmişti. Mutfağı topladım, çamaşırları yıkadım, evi süpürdüm. Akşam Elif geldiğinde hiçbir şey demedi. Sadece göz ucuyla bana baktı. Emre ise yine sessizdi. Sofrada konuşulmadı. Herkes kendi tabağına gömülmüştü.

Bir gece, Emre ve Elif’in odasından tartışma sesleri yükseldi. “Senin annen yüzünden evde huzur kalmadı!” diye bağırıyordu Elif. “Ben mi istedim annemi çağırmayı? Sen dedin çocuklara baksın diye!” Emre’nin sesi titriyordu: “Ama annem bu kadarını hak etmiyor. O bizi büyütmek için neler yaptı biliyor musun?” Elif’in sesi daha da yükseldi: “Ben de çalışıyorum! Benim de annem var! Senin annenin burada ne işi var?”

O an, kapının arkasında dinlerken, içimdeki bütün gurur paramparça oldu. Ben oğlumun ailesini mahvetmekle suçlanıyordum. Yıllarca tek başıma verdiğim mücadele, şimdi bir yük gibi oğlumun omuzlarına binmişti sanki.

Ertesi sabah valizimi topladım. Emre’ye sarıldım. “Oğlum, ben gidiyorum. Belli ki burada fazlayım.” Emre gözlerini kaçırdı. “Anne, lütfen yanlış anlama. Elif çok yorgun… Ben de…” Sözünü kestim: “Biliyorum oğlum. Herkes yorgun. Ama en çok ben yoruldum.”

Otobüsle eve dönerken camdan dışarı baktım. İstanbul’un gri binaları arasında kaybolmuş hayatımı düşündüm. Gençliğimde, kocamın arkasından bakarken hissettiğim yalnızlıkla şimdi hissettiğim yalnızlık arasında hiçbir fark yoktu. Sadece zaman değişmişti, insanlar değişmişti. Ama anneliğin yükü, fedakarlığı ve karşılıksız sevgisi hiç değişmemişti.

Eve vardığımda annemi aradım. “Anne, haklıymışsın,” dedim ağlayarak. “Bir kadın isterse dünyayı sırtında taşır ama kimse onun ne kadar yorulduğunu sormaz.” Annem sessizce ağladı telefonda. “Kızım, biz kadınlar hep böyleyiz. Kimseye yaranamayız. Ama sen yine de oğlunu bırakma. O da bir gün anlayacak.”

Şimdi, evimde yalnız başıma otururken düşünüyorum: Bir anne ne zaman fazlalık olur? Fedakarlıklarımız ne zaman yük olur çocuklarımıza? Vicdan dediğimiz şey gerçekten bulaşık yıkamakla mı ölçülür? Sizce anneler ne zaman dinlenmeyi hak eder?