İki Dünya Arasında: Kayınvalidem Bizimle Yaşıyor, Ama Aslında Burada Değil

“Yine mi arıyor anne?” dedim, gözlerimi Serkan’ın telefonuna dikerek. Akşam yemeğini yeni hazırlamıştım, mutfağın köşesinde biriken bulaşıklar, masanın üstünde soğumaya yüz tutmuş çorba ve Serkan’ın elinde titreyen telefon… Ekranda yine aynı isim: Nermin Hanım.

Serkan, bana bakmadan telefonu açtı. “Anneciğim, buyur?”

O an içimde bir şey koptu. Sanki evin içinde üçüncü bir kişi daha vardı ve ben, o kişinin gölgesinde her geçen gün biraz daha silikleşiyordum. Nermin Hanım, bizimle yaşamıyordu ama her anımızda, her kararımızda, hatta nefesimizde bile vardı.

Daha yeni evlenmiştik. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, küçük ama sıcak bir evimiz vardı. Benim için huzur demekti bu ev; ama Serkan için annesinin uzattığı bir kol gibiydi. Nermin Hanım, eşini yıllar önce kaybetmişti. Oğluna öyle bir bağlanmıştı ki, Serkan’ın hayatında başka bir kadına yer bırakmak istemiyordu sanki.

İlk başlarda anlamamıştım. Her gün araması, “Serkan’ım yemeğini yedi mi?” diye sorması bana tatlı gelmişti. Ama zamanla bu sorular yerini imalara, sonra da açık açık eleştirilere bıraktı. “Elif’in yemeği tuzlu olmuş mu?” “Evde temizlik yapılıyor mu?” “Senin gömleklerin neden ütüsüz?”

Bir akşam, Serkan işten yorgun döndü. Sofrayı hazırladım, birlikte oturduk. Tam çorbayı içecekken yine telefon çaldı. Serkan gözlerimin içine bakarak, “Annem arıyor, açmasam ayıp olur,” dedi. O an içimde bir öfke kabardı.

“Serkan, biraz da bizimle ilgilensen? Her akşam aynı şey. Ben burada seninle konuşmak isterken, annene hesap veriyorsun.”

Serkan başını öne eğdi. “Elif, annem yalnız. Babamdan sonra tek dayanağı benim. Biraz anlayışlı olamaz mısın?”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Gözlerim tavanda, içimde binbir düşünce… Ben de annemi küçük yaşta kaybetmiştim. Belki de bu yüzden, bir annenin sevgisinin ne kadar kıymetli olduğunu biliyordum. Ama bu sevgi, benim hayatımı gölgelememeliydi.

Bir gün işten eve döndüğümde, kapının önünde Nermin Hanım’ı gördüm. Elinde poşetler, yüzünde o tanıdık gergin ifade…

“Elif kızım, Serkan’ın gömleklerini getirdim. Senin makinen bozulmuş galiba, ütü de iyi yapılmamış.”

İçimden geçenleri söylemek istedim ama sustum. Poşetleri aldım, teşekkür ettim. O akşam Serkan’a durumu anlattığımda, “Annem iyi niyetli Elif, büyütüyorsun,” dedi sadece.

Geceleri yatağımda dönüp duruyordum. Kendi evimde yabancı gibi hissetmeye başlamıştım. Sabahları işe gitmek için evden çıkarken içimde bir huzursuzluk, akşam eve dönerken ise bir ağırlık oluyordu.

Bir pazar günü kahvaltı hazırlarken Serkan mutfağa geldi.

“Elif, annem bu akşam bize gelecekmiş. Biraz kalacakmış.”

“Ne kadar?” dedim, sesim titreyerek.

“Birkaç gün… Belki bir hafta.”

O an gözlerim doldu. “Serkan, ben de bu evde yaşıyorum. Hiç bana sormadan nasıl karar veriyorsun?”

Serkan’ın yüzü asıldı. “Sen de annem gibi olabilirsin Elif. Biraz anlayış göster lütfen.”

O akşam Nermin Hanım geldiğinde evde bir sessizlik hâkimdi. Masada üç kişiydik ama sanki ben yoktum. Nermin Hanım her şeye karışıyor, Serkan ise ona hak veriyordu.

Bir gece mutfakta bulaşık yıkarken Nermin Hanım yanıma geldi.

“Elif kızım, Serkan’ı üzme olur mu? O çok hassastır.”

İçimde biriken gözyaşlarını tutmaya çalıştım. “Ben de insanım anne. Ben de üzülüyorum.”

Nermin Hanım başını eğdi ama hiçbir şey demedi.

Günler geçtikçe evdeki hava daha da ağırlaştı. Serkan’la aramızda mesafe oluştu. Bir akşam tartıştık; sesimiz yükseldi.

“Ben senin karın değil miyim Serkan? Neden hep annenin tarafını tutuyorsun?”

Serkan sinirle bağırdı: “Sen de annemi anlamıyorsun! O benim ailem!”

O gece salonda tek başıma oturdum. Pencereden dışarı bakarken kendi kendime sordum: Ben ne zaman bu kadar yalnız kaldım? Kendi evimde neden bu kadar yabancıyım?

Bir sabah işe gitmek için hazırlanırken aynada kendime baktım. Gözlerimin altı morarmıştı, yüzüm solgundu. İçimdeki Elif’i kaybetmeye başladığımı hissettim.

O gün iş yerinde yakın arkadaşım Zeynep’e her şeyi anlattım.

“Elif,” dedi Zeynep, “Kendini bu kadar feda etme. Evlilik iki kişiyle yaşanır, üç kişiyle değil.”

Zeynep’in sözleri içime işledi. Akşam eve döndüğümde Serkan’la konuşmaya karar verdim.

“Serkan,” dedim sakin bir sesle, “Ben bu evde var olmak istiyorum. Annene saygım sonsuz ama bizim de sınırlarımız olmalı.”

Serkan önce sessiz kaldı, sonra gözleri doldu.

“Bilmiyorum Elif… Annemi yalnız bırakamam.”

“Peki ya beni? Beni yalnız bırakmak kolay mı?”

O an ikimiz de sustuk. Aramızda görünmez bir duvar vardı artık.

Nermin Hanım birkaç gün sonra evine döndü ama gölgesi hâlâ bizimleydi. Her gün aramaları, her şeye karışmaları devam etti.

Ben ise her geçen gün biraz daha kendimden vazgeçtiğimi hissettim. Kendi isteklerimi, hayallerimi unuttum; sadece başkalarının mutluluğu için yaşar oldum.

Şimdi geceleri yine uykusuzum. Kendi kendime soruyorum: Bir kadının kendi hayatından ne kadar vazgeçmesi gerekir? Aile olmak fedakarlık mı demek yoksa kendini yok saymak mı?

Siz olsanız ne yapardınız? Kendi mutluluğunuzdan ne kadar vazgeçebilirsiniz?