Kaderin Gölgesinde: Bir Mayıs Akşamı
— Geçsene öne, herkes bir yere yetişecek!
Sert bir dirsek sırtıma saplandı. Terli, sinirli bir adamın sesiyle irkildim. Otobüsün içi, Mayıs sıcağında bir cehennemi andırıyordu. Camdan dışarı bakmaya çalıştım ama nefes almak bile zordu. Elimdeki çiçekler ezilmişti, anneme götürüyordum. Annem… Yıllardır aramızda konuşulmayan bir duvar vardı. Babamın gidişinden sonra, o duvar her geçen gün daha da yükseldi.
Otobüs birden fren yaptı, neredeyse yere kapaklanıyordum. Yanımdaki yaşlı kadın, “Kızım, dikkat etsene!” diye çıkıştı. İçimden, “Keşke bu kadar dikkatli olabilseydim hayatımda,” dedim. Herkesin bir yere yetişme telaşı vardı ama ben, nereye gittiğimi bile bilmiyordum. Annemle konuşmak, ona içimde birikenleri anlatmak istiyordum ama kelimeler boğazımda düğümleniyordu.
Telefonum titredi. Ekranda annemin adı: “Nerede kaldın Zeynep? Akşam ezanına kadar gel, yoksa kapıyı açmam!”
İçimde bir öfke kabardı. Hep aynı tehdit, hep aynı soğukluk. Babamı kaybettiğimizde on altı yaşındaydım. O günden sonra annem, sanki bana da küsmüştü. Hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Üniversiteyi kazandığımda bile gözlerinde bir gurur göremedim. “Kız başına ne işin var İstanbul’da?” dedi. Oysa ben, kendi yolumu çizmek istiyordum.
Otobüs durağa yanaştı. İnerken bir adam omzuma çarptı, çiçeklerim yere düştü. Eğilip toplarken, gözlerim doldu. “Bu kadar mı kırılgansın Zeynep?” diye sordum kendime.
Sokağa çıktığımda, çocukluğumun geçtiği mahalleye adım attım. Her şey aynıydı, sadece ben değişmiştim. Kapının önünde komşu Ayşe teyze oturuyordu. “Zeynep, hoş geldin kızım. Annen içeride, biraz sinirli bugün,” dedi. İç çektim. “Her gün sinirli zaten Ayşe teyze,” dedim içimden.
Kapıyı çaldım. Annem, yüzünde ifadesiz bir bakışla açtı kapıyı. “Geç kaldın,” dedi. Cevap vermedim. Çiçekleri uzattım, almadı. “Bunlara ne gerek vardı? Para harcamışsın yine,” dedi.
Bir an sustum. O an, içimde yıllardır biriken her şeyin patlamak üzere olduğunu hissettim. “Anne, neden hep böyle yapıyorsun? Neden hiçbir zaman yetmiyorum sana?” dedim titreyen bir sesle.
Annemin gözleri doldu ama hemen kendini toparladı. “Ben seni korumaya çalışıyorum Zeynep. Bu şehir, bu hayat kolay değil. Babanı kaybettik, seni de kaybetmek istemiyorum,” dedi.
“Ama beni kaybettin zaten anne! Senin yanında olsam da, hep uzaktayım. Hiçbir zaman olduğum gibi kabul etmedin beni,” dedim.
Bir sessizlik oldu. Sadece mutfaktan gelen saat sesi duyuluyordu. Annem sandalyeye oturdu, elleri titriyordu. “Baban gittiğinden beri her şeyden korkuyorum. Senin de başına bir şey gelirse… Dayanamam,” dedi kısık bir sesle.
Yanına oturdum. “Anne, ben de korkuyorum. Ama hayatı yaşamak zorundayım. Kendi seçimlerimi yapmak istiyorum. Beni sevmiyor musun?”
Annem başını eğdi. “Sevmez olur muyum? Ama sevgimi göstermeyi bilmiyorum galiba,” dedi.
O an, yıllardır ilk defa birbirimize bu kadar yakındık. Gözyaşlarımı tutamadım. Annem elimi tuttu, yıllardır ilk kez sarıldık.
O akşam, sofrada sessizce yemek yedik. Annem arada bana bakıyor, ben de ona gülümsüyordum. İçimde bir huzur vardı ama aynı zamanda bir hüzün de… Çünkü biliyordum ki, bazı yaralar hemen iyileşmiyor.
Gece odama çekildiğimde, pencereden dışarı baktım. İstanbul’un ışıkları uzaktan parlıyordu. Kendi kendime sordum: “Kader diye bir şey var mı gerçekten? Yoksa biz mi kendi yolumuzu çiziyoruz? Annemle aramızdaki bu duvarı yıkmak için daha ne kadar çabalamam gerekecek?”
Sizce, insan kaderini değiştirebilir mi? Yoksa bazı şeyler ne yaparsak yapalım hep aynı mı kalır?