Kapının Ardında Kalanlar: Bir Ailenin Sessizliğiyle Yüzleşmek
“Baba, neden aramıyorsun? Neden bir kere olsun ‘İyi misin?’ diye sormuyorsun?” diye bağırdım telefona, ama karşımdaki sessizlik duvara çarpıp geri döndü. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Annemle babam, evliliğimi hiçbir zaman kabullenmediler. Eşim Zeynep’le birlikte kendi evimizi kurduğumuzda, sanki ailemin gözünde artık yoktum.
Çocukluğumda, Ankara’nın kenar mahallelerinden birinde, daracık bir evde büyüdüm. Babam, sabahın köründe çıkıp akşam yorgun argın dönerdi. Annem ise üç çocuğa bakar, evin işini çevirirdi. Hep derlerdi ki, “Aile her şeydir, oğlum. Kan bağı, dünyadaki en güçlü bağdır.” Oysa ben, o bağı en çok ihtiyaç duyduğumda hissetmedim.
Üniversiteyi kazandığımda, ailem gurur duymuştu. Ama Zeynep’le tanışıp evlenmek istediğimi söylediğimde, annemin yüzündeki o hayal kırıklığını asla unutamam. “O kız sana göre değil, oğlum. Bizim gibi değil onlar,” dedi. Zeynep’in ailesi biraz daha şehirli, biraz daha farklıydı. Babam ise, “Kendi yolunu seçiyorsan, kendi başının çaresine bakacaksın,” dedi ve o günden sonra aramızda görünmez bir duvar örüldü.
İlk zamanlar, ‘Geçer’ dedim. ‘Bir gün alışırlar, bir gün barışırız.’ Ama zaman geçtikçe, o duvar daha da kalınlaştı. Düğünümüze gelmediler. Zeynep’in ailesiyle küçük bir nikah yaptık. O gün, babamın yokluğunu iliklerime kadar hissettim. Zeynep’in gözlerinde de aynı acı vardı. “Senin ailen de gelmedi, benimkiler de. Biz kime yaslanacağız?” dedi sessizce. Sarıldık, ama o sarılışta bile bir eksiklik vardı.
Hayat, evliliğimizin ilk yıllarında bize kolay davranmadı. Zeynep iş bulamadı, ben ise asgari ücretle bir ofiste çalışıyordum. Kira, faturalar, mutfak masrafları… Her ay sonu, cebimizde kalan son parayla markete gidip en ucuz makarnayı alırken, “Keşke annem bir tabak yemek gönderseydi,” diye içimden geçirirdim. Ama annem, arayıp halimi hatırımı sormuyordu. Babam ise, “Kendi seçimini yaptın, sonuçlarına katlan,” diyordu.
Bir gün, Zeynep hastalandı. Gece yarısı ateşi yükseldi, titriyordu. Hastaneye koşturduk. O an, annemi aramak istedim. “Anne, ne yapayım?” diye sormak istedim. Ama elim telefona gitmedi. Çünkü biliyordum, açsa bile, sesinde o eski şefkati bulamayacaktım. O gece, hastane koridorunda otururken, Zeynep’in elini tuttum. “Bizim ailemiz yok mu, Burak?” dedi gözleri dolu dolu. “Yok,” dedim, “Sadece biz varız.”
Zamanla, yalnızlığa alıştık. Ama alışmak, kabullenmek demek değildi. Her bayram, herkes ailesinin yanına giderken, biz evde oturup eski fotoğraflara bakardık. Zeynep’in annesi arada bir arardı, ama o da kendi derdindeydi. Bir gün, Zeynep ağlayarak, “Ben anne olursam, çocuğumuzun dedesi, ninesi olmayacak mı?” dedi. O an, içimde bir öfke patladı. “Biz ne yaptık ki bu kadar cezalandırılıyoruz?” diye bağırdım. Zeynep sustu, ben sustum. O sessizlik, evimizin duvarlarına sinmişti artık.
Bir akşam, işten eve dönerken babamı sokakta gördüm. Karşıdan geliyordu, göz göze geldik. Bir an duraksadı, sonra başını eğip yoluna devam etti. O an, içimdeki bütün umutlar söndü. Babam, beni görmezden gelmişti. Eve geldim, Zeynep’e anlattım. “Belki de onlar da acı çekiyordur,” dedi. “Belki de gururlarından arayamıyorlardır.” Ama ben, o gururun altında eziliyordum.
Bir gün, annem hastaneye kaldırılmış. Küçük kardeşim aradı, “Ağabey, annem fenalaştı, gelmek ister misin?” dedi. O an, içimde bir fırtına koptu. Gitmeli miydim? Beni istemeyen bir aileye, yine de koşmalı mıydım? Zeynep, “Git, annen sonuçta. İçinde kalmasın,” dedi. Hastaneye gittim. Annem yatakta, gözleri kapalıydı. Yanına oturdum, elini tuttum. “Anne, ben buradayım,” dedim. Gözlerini açtı, bana baktı. Yorgun bir sesle, “Oğlum… Neden bu kadar uzaklaştık?” dedi. O an, gözyaşlarımı tutamadım. “Ben hep buradaydım, anne. Siz kapınızı kapattınız,” dedim. Annem ağladı, ben ağladım. Ama o an bile, aramızdaki mesafe kapanmadı.
Annem iyileşti, ama ilişkimiz eskisi gibi olmadı. Babam ise hâlâ konuşmuyor benimle. Kardeşlerim arada bir arıyor, ama hep mesafeli. Zeynep’le birlikte, kendi ailemizi kurmaya çalışıyoruz. Bazen, “Türkiye’de aile her şeydir,” diyorlar ya, ben inanmıyorum artık. Aile, bazen hiçbir şeydir. Bazen, en çok ihtiyaç duyduğunda yanında olmayan insanlardır.
Şimdi, kendi evimizde, kendi kurallarımızla yaşıyoruz. Zeynep’le birbirimize yaslanıyoruz. Ama içimde hâlâ bir boşluk var. O boşluk, ne zaman dolar bilmiyorum. Belki de hiçbir zaman dolmaz. Belki de aile dediğin, sadece kan bağı değildir. Belki de, insan en çok kendine yaslanmayı öğrenmeli.
Sizce, aile dediğimiz şey gerçekten vazgeçilmez mi? Yoksa bazen, en büyük yarayı en yakınımızdan mı alıyoruz?