Ufukta Bir Umut: Bir Köy Çocuğunun Şehirli Gönlünde Açtığı Yol
“Senin gibi biriyle ne yapacak o kız? Şehirde doğmuş, büyümüş… Bizim köyde bir gün bile dayanamaz!” Babamın sesi, akşam ezanının ardından köyün sessizliğine karışırken içimde yankılandı. Annem ise gözleriyle bana bakıyor, dudaklarını ısırıyordu. O an, evimizin küçük avlusunda, eski ceviz ağacının altında, hayatımın en zor kararını vermek üzere olduğumu hissettim.
Benim adım Emre. Yirmi dört yaşındayım. Anadolu’nun ortasında, Kayseri’nin bir köyünde doğdum, büyüdüm. Hayatım boyunca tarlada çalıştım, koyun güttüm, annemin elleriyle yaptığı ekmekleri yedim. Ama içimde hep başka bir hayatın özlemi vardı. O hayatı bana gösteren ise Elif oldu.
Elif… Ankara’da üniversite okuyan, yaz tatillerinde dedesini ziyarete gelen, saçları güneş gibi parlayan o kız. Onu ilk gördüğümde köy meydanında, elinde kitaplarla yürüyordu. Köyün çocukları ona bakıp gülüşüyor, kadınlar ise “Şehirli işte, burnu havada” diye fısıldaşıyordu. Ama ben onun gözlerinde başka bir şey gördüm: Merak ve yalnızlık.
Bir gün cesaretimi topladım. Elif’in dedesinin bahçesinde çalışırken yanına gittim. “Yardım edeyim mi?” dedim. O da şaşkınlıkla baktı bana, sonra gülümsedi: “Senin adın Emre değil mi? Annem senden bahsetmişti.” O an kalbim yerinden çıkacak sandım.
Günler geçti. Elif’le konuşmaya başladık. Ona köyü gezdirdim, dere kenarında oturduk, yıldızları izledik. Bana şehirdeki hayatını anlattı; kalabalıklar, trafik, yalnızlık… Ben de ona köydeki sessizliği, toprağın kokusunu, sabah ezanında uyanmanın huzurunu anlattım. Farklıydık ama birbirimize yakındık.
Ama köy küçük yer… Dedikodu çabuk yayılır. Bir sabah annem telaşla yanıma geldi: “Oğlum, Elif’le seni konuşuyorlar. Kızın ailesi duymuş, rahatsız olmuşlar.” İçimde bir korku büyüdü. Akşam babam sofrada patladı: “O kız bizim dünyamızdan değil! Onun ailesi seni istemez!”
O gece uyuyamadım. Elif’le buluştuğumda gözleri doluydu: “Ailem benim için endişeleniyor. Onlar benim burada mutsuz olacağımı düşünüyorlar.”
“Peki sen ne düşünüyorsun?” dedim.
“Bilmiyorum Emre… Seni seviyorum ama iki arada kaldım.”
O an anladım ki mesele sadece bizim sevgimiz değil; ailelerimiz, geçmişimiz ve hayallerimiz de aramızda bir duvar örüyordu.
Elif’in ailesi Ankara’ya dönmeden önce beni çağırdı. Babası sert bir adamdı: “Kızım şehirde büyüdü. Onun geleceği için en iyisini isterim. Sen iyi bir çocuksun ama bu hayat ona göre değil.”
Elif’in annesi ise daha yumuşaktı: “Kızımızı seviyorsan onun mutluluğunu düşünmelisin.”
O gece Elif’le son kez buluştuk. Gözyaşları içinde bana sarıldı: “Keşke başka bir yerde, başka bir zamanda karşılaşsaydık…”
Elif Ankara’ya döndü. Ben köyde kaldım. Herkes zamanla unutur sandım ama olmadı. Her sabah onunla dere kenarında oturduğumuz yere gidip saatlerce oturdum. Annem bana bakıp iç çekiyor, babam ise “Hayat devam ediyor” diyordu.
Bir gün Elif’ten bir mektup geldi. “Emre,” diyordu, “Burada da mutlu değilim. Şehirde insanlar birbirine yabancı, kimse kimseyi anlamıyor. Senin yanında huzurluydum.”
O mektubu okuduktan sonra kararımı verdim. Ankara’ya gitmeye karar verdim. Babam karşı çıktı: “Köyde işin gücün var! Şehirde ne yapacaksın?” Annem ise sessizce gözyaşı döktü.
Ankara’ya vardığımda Elif beni karşıladı. Birlikte yeni bir hayat kurmaya çalıştık ama şehir bana yabancıydı; gürültüsü, kalabalığı, yalnızlığı… İş bulmak kolay olmadı. Küçük bir kafede garsonluk yaptım. Elif ise üniversiteyi bitirip işe başladı.
Zamanla aramızda mesafeler oluştu. Elif’in arkadaşlarıyla tanıştığımda kendimi dışlanmış hissettim; onlar İngilizce konuşuyor, yurtdışından bahsediyorlardı. Ben ise köydeki yağmurdan, tarladan konuşmak istiyordum.
Bir akşam Elif eve geç geldi. Yorgundu ve üzgündü.
“Emre,” dedi sessizce, “Bazen düşünüyorum da… Belki de senin yerin köydü, benimki şehir…”
O an içimde bir şeyler koptu. Onca fedakârlık yapmıştım ama yetmemişti.
Bir gece Elif’le uzun uzun konuştuk.
“Ben seni çok sevdim,” dedi gözleri dolu dolu, “Ama birbirimizi değiştirmeye çalışırken kendimizi kaybettik.”
Eşyalarımı topladım ve köye döndüm. Annem beni kapıda karşıladı; sarıldı ve ağladı. Babam ise sessizce elimi sıktı.
Aylar geçti… Elif’ten haber almadım ama onunla yaşadığım her anı kalbimde taşıdım. Köyde yeni bir hayat kurdum; tarlada çalıştım, çocuklara okuma yazma öğrettim.
Bazen dere kenarına gidip yıldızlara bakıyorum ve kendi kendime soruyorum: “Aşk mı önemliydi yoksa ait olduğun yeri bulmak mı?” Sizce insan sevdiği için mi fedakârlık yapmalı yoksa kendini mi seçmeli? Hangisi daha doğru?