On İki Yılın Ardından Gelen Bir İstek: Bir Ailenin Sessiz Çöküşü
“Zeynep, bana bir bardak su getirir misin?” Babaannemin sesi, evin sessizliğini böldü. O an, mutfağın kapısında elimde tabaklarla donup kaldım. On iki yıldır her akşam işten çıkıp buraya geliyordum; alışverişini yapıyor, evini temizliyor, ilaçlarını veriyor, bazen de sadece yanında oturup elini tutuyordum. Annemle babam yıllar önce ayrılmıştı, kardeşim ise İstanbul’da okuyor. Babaannemle ilgilenmek bana kalmıştı. Kimse bana bunu zorla yaptırmadı; içimden geliyordu. Ama o gün, o su isteğiyle birlikte her şey değişti.
Babaannem Hatice Hanım, seksen altı yaşında, hayatı boyunca dimdik durmuş bir kadındı. Dedemi genç yaşta kaybetmiş, üç oğlunu tek başına büyütmüştü. Babam en büyükleri, ama yıllardır Almanya’da yaşıyor. Diğer amcalarım ise Ankara’da kendi hayatlarına dalmışlar. Babaannem hep bana “Sen benim gözümün nuru kızım oldun,” derdi. Ben de onun için her şeyi yapmaya hazırdım. Ta ki o geceye kadar.
O akşam sofrayı toplarken babaannem birden ciddileşti. “Zeynep,” dedi, “Sana bir şey söyleyeceğim.” Gözleri dolmuştu. “Benim artık fazla vaktim kalmadı. Evimi sana bırakmak istiyorum.”
Bir an nefesim kesildi. “Babaanne, ne diyorsun? Ben senin yanında olmak için buradayım, mal mülk için değil.”
Ama o ısrar etti: “Sen olmasan ben çoktan bu dünyadan göçerdim. Kimse kapımı çalmadı yıllardır. Benim gönlüm razı değil sana bir şey bırakmamaya.”
O gece eve döndüğümde içimde bir huzursuzluk vardı. Ertesi gün amcam aradı: “Zeynep, annenle konuşmuşsunuz, annem evi sana bırakacakmış. Doğru mu bu?” Sesi öfkeliydi.
“Amca, ben böyle bir şey istemedim. Babaanne kendi söyledi.”
“Bak kızım,” dedi, “Biz yıllardır uzaktayız diye hakkımızdan mı vazgeçtik? O ev bizim de hakkımız.”
O günden sonra her şey değişti. Amcalarım eve gelmeye başladı. Her gelişlerinde babaanneme laf çarpıyorlar: “Anne, Zeynep iyi hoş da, biz de senin evladınız.” Babaannem ise inatla kararından dönmüyordu.
Bir akşam eve geldiğimde amcamlarla babaannemin hararetli tartışmasına şahit oldum:
“Anne, bu evi Zeynep’e bırakırsan aramız bozulur!”
Babaannem titreyen sesiyle cevap verdi: “Siz kaç yıldır yüzümü görmediniz? Zeynep olmasa ben çoktan yalnızlıktan ölürdüm!”
O an gözlerim doldu. İçimde bir suçluluk duygusu kabardı. Ben sadece ona destek olmak istemiştim; şimdi ise ailem parçalanıyordu.
Bir hafta sonra babaannem fenalaştı. Hastaneye kaldırdık. Yoğun bakımda yatarken amcalarım birbirine girdi:
“Senin yüzünden annem bu hale geldi!”
“Hayır, siz yıllarca ilgilenmediniz!”
Ben köşede sessizce ağlıyordum. Doktorlar umut vermiyordu. O gece babaannemin elini tuttum:
“Babaanne, lütfen üzülme. Evin kimin olacağı önemli değil. Yeter ki sen iyi ol.”
Gözlerini açtı ve fısıldadı: “Zeynep… Hakkını helal et bana.”
O sabah babaannemi kaybettik.
Cenazede herkes birbirine yabancıydı artık. Amcalarım bana soğuk bakıyordu. Babam yurtdışından geldiğinde olan biteni öğrenince bana sarıldı:
“Kızım, sen elinden geleni yaptın. Kimse sana laf edemez.”
Ama içimdeki boşluk büyüyordu. Babaannemin vasiyeti okununca ortalık karıştı: Evi bana bırakmıştı.
Amcalarım dava açtı. Aylarca mahkemeye gittik geldik. Her duruşmada kalbim biraz daha kırıldı. Bir zamanlar bayramlarda bir araya gelen ailemiz şimdi mahkeme salonlarında birbirine düşman olmuştu.
Bir gün annemle otururken gözyaşlarımı tutamadım:
“Anne, ben ne yaptım? Sadece yardım etmek istemiştim.”
Annem saçımı okşadı: “Kızım, iyilik bazen en ağır yük olur insana.”
Dava sonunda evi üçe böldüler. Ben payımı sattım; o evde tek başıma oturamazdım artık.
Şimdi her akşam işten çıkınca eve dönerken eski mahallemizin önünden geçiyorum. Babaannemin penceresine bakıyorum; ışığı sönmüş, perdeleri çekilmiş… İçimde bir sızı var hâlâ.
On iki yıl boyunca verdiğim emek, bir gecede ailemi benden uzaklaştırdı. Peki ya siz olsaydınız? Aileniz için fedakarlık yaparken sınırınızı nerede çizerdiniz? İyilik gerçekten karşılıksız mı olmalı? Yoksa bazen iyilik bile insanı yalnız bırakır mı?