On Sekiz Yılın Sessizliği: Bay Hüseyin’in Ardında Kalanlar
“Bir sade kahve, şekersiz.”
Bay Hüseyin’in sesi her sabah aynı tonda, aynı soğuklukta yankılanırdı kafede. O sabah da saat dokuzu beş geçe kapıdan içeri girdiğinde, göz göze gelmemeye özen göstererek siparişini verdi. Ben de her zamanki gibi başımı hafifçe salladım, gözlerimi yere indirdim. On sekiz yıldır bu böyleydi; ne bir fazla kelime, ne bir eksik bakış. Sanki aramızda görünmez bir duvar vardı.
Ama o sabah, kahvesini masasına bırakırken elim titredi. Dışarıda yağmur yağıyordu, camdan süzülen damlalar sanki içimdeki sessizliği anlatıyordu. Bay Hüseyin’in elleri kupanın etrafında titredi, yüzünde alışık olmadığım bir yorgunluk vardı. Bir an için göz göze geldik; gözlerinde tarifsiz bir hüzün gördüm. Ama yine de hiçbir şey söylemedi. Ben de sormadım.
O günün akşamı, annemle mutfakta çay içerken konu açıldı:
“Bay Hüseyin yine mi tek başına geldi?” dedi annem. “Adamcağızın hiç kimsesi yok mu acaba?”
Omuz silktim. “Bilmiyorum anne. Hiç konuşmaz ki.”
Annem içini çekti. “İnsan bazen konuşmasa da çok şey anlatır kızım.”
Ertesi sabah Bay Hüseyin gelmedi. Sonraki sabah da… Bir hafta boyunca her sabah kapıya baktım, içeri girmesini bekledim. Masası boş kaldı. Bir eksiklik vardı kafede; sanki bir sandalye değil de koca bir hayat kaybolmuştu.
Bir gün, mahalledeki bakkal Ahmet Abi kafeye uğradı. “Bay Hüseyin’i gördün mü?” diye sordum.
Ahmet Abi başını salladı. “Kızım, duymadın mı? Geçen hafta ambulans gelmiş evine. Kimse yokmuş yanında.”
O an içimde bir şeyler koptu. On sekiz yıl boyunca her gün karşılaştığım adamın adını bile doğru düzgün bilmeden, hayatına dair hiçbir şey öğrenmeden onu kaybetmiştim. O akşam eve dönerken yağmurun altında yürüdüm; içimde bir suçluluk duygusu büyüyordu.
Ertesi gün cesaretimi toplayıp Bay Hüseyin’in yaşadığı apartmana gittim. Kapıcı Mehmet Amca kapıyı açtı.
“Geçmiş olsun Mehmet Amca,” dedim, “Bay Hüseyin’i soracaktım.”
Mehmet Amca derin bir iç çekti. “Kızım, kimse gelmedi cenazesine. Bir oğlu varmış Almanya’da, yıllardır görüşmemişler.”
“Hiç mi kimse yokmuş yanında?”
“Yok,” dedi Mehmet Amca, “yalnız yaşadı, yalnız gitti.”
O an içimdeki önyargılarla yüzleştim. On sekiz yıl boyunca onu sadece suratsız, soğuk biri olarak görmüştüm. Oysa belki de konuşmaya, bir selamlaşmaya en çok ihtiyacı olan insandı.
O gece annemle uzun uzun konuştuk.
“Anne,” dedim, “biz insanlar bazen en çok konuşmayanları görmezden geliyoruz galiba.”
Annem gözlerime baktı. “Kızım, herkesin bir hikayesi var. Kimse sebepsiz susmaz.”
Ertesi gün kafede Bay Hüseyin’in her zamanki masasına bir fincan sade kahve koydum. Yanına küçük bir not bıraktım: ‘Keşke daha çok konuşsaydık.’
O günden sonra kafeye gelen yaşlılara daha dikkatli bakmaya başladım. Bir gün yaşlı bir teyze geldi; elleri titriyordu, gözleri doluydu.
“Bir çay alabilir miyim kızım?” dedi.
Çayını getirirken masasına oturdum.
“Yalnız mısınız?” diye sordum.
Başını salladı. “Evet kızım, oğlum Almanya’da. Arada bir arar ama… Burası çok sessiz.”
O an Bay Hüseyin’in hikayesinin sadece ona ait olmadığını anladım. Mahallede, şehirde, ülkede binlerce Bay Hüseyin ve binlerce yalnızlık vardı.
Bir akşam babam eve geç geldi; yorgun ve sinirliydi.
“Ne oldu baba?” dedim.
“İş yerinde yeni çocuk var,” dedi, “hiç konuşmuyor, selam bile vermiyor. İnsan biraz insan olur!”
Bir an duraksadım. “Belki de konuşacak kimsesi yoktur baba,” dedim sessizce.
Babam bana baktı; ilk defa düşünceli bir şekilde başını salladı.
Geceleri yatağımda dönüp dururken Bay Hüseyin’in sessizliğini düşündüm. On sekiz yıl boyunca her gün karşılaştığım ama hiç tanımadığım adam… Acaba ona bir gün ‘Nasılsınız?’ deseydim hayatı değişir miydi? Ya da en azından yalnız hissetmez miydi?
Bir sabah kafeye genç bir adam geldi; elinde eski bir bavul vardı. Masaya oturdu, uzun uzun etrafa baktı.
“Bir sade kahve lütfen,” dedi.
Kahvesini götürdüğümde gözleri doldu.
“Babam buraya gelirdi,” dedi kısık sesle. “Benim adım Murat.”
O an anladım; karşımda Bay Hüseyin’in yıllardır görmediği oğlu vardı.
Murat Bey’le uzun uzun konuştuk o gün. Babasının gençliğinde çok neşeli biri olduğunu, annesiyle ayrıldıktan sonra içine kapandığını anlattı.
“Ben de suçluyum,” dedi Murat Bey gözleri dolu dolu, “onu hep anlamadığımı düşündüm.”
O gün kafede iki yabancı olarak oturduk; ama aramızda Bay Hüseyin’in sessizliği vardı artık.
Şimdi her sabah Bay Hüseyin’in masasındaki sandalyeye bakıyorum ve düşünüyorum: Kaç kişinin hikayesini sadece dışarıdan bakarak yargılıyoruz? Kaç kişinin sessizliğinde aslında yardım çığlığı var?
Belki de en büyük yalnızlık, kimsenin seni gerçekten duymamasıdır… Sizce de öyle değil mi?