Kendimi Kaybettiğim Ev: Bir Türk Kadınının Sessiz Çığlığı
“Senin yüzünden oldu hepsi, Zeynep!” diye bağırdı annem, mutfağın ortasında elleriyle başını tutarken. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Sanki yıllardır sırtımda taşıdığım görünmez yükler, bir anda yere çakılmıştı. Babam, köşedeki sandalyede sessizce sigarasını tüttürüyordu. Kardeşim Emre ise, odasında kapıyı kilitlemiş, kulaklığını takmıştı; ne annemin çığlıklarını ne de benim sessiz gözyaşlarımı duyuyordu.
Ben Zeynep Yıldız. Otuz sekiz yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde doğdum, büyüdüm. Hayatım boyunca hep başkalarının mutluluğu için yaşadım. Annem hastalandığında üniversiteyi bırakıp eve döndüm. Babam işsiz kaldığında iki işte birden çalıştım. Emre’yi okutmak için kendi hayallerimden vazgeçtim. Sonra Murat’la evlendim. “Senin gibi fedakar bir kadın bulmak zor,” demişti bana ilk tanıştığımızda. O zamanlar bu sözler bana gurur veriyordu; şimdi ise içimi acıtıyor.
Evliliğimizin ilk yılları güzeldi. Murat’la birlikte küçük bir evimiz, umut dolu hayallerimiz vardı. Ama zamanla Murat değişti. İşten yorgun döner, surat asar, bana ve çocuklara karşı ilgisizleşirdi. Her akşam sofrada sessizlik hâkimdi. Ben ise her şeyin yolunda gitmesi için çırpınıyordum. Çocuklarım Elif ve Kerem’in yüzü gülsün diye kendimi parçaladım. Kendi isteklerimi, hobilerimi, hatta arkadaşlarımı bile unuttum.
Bir gün Murat eve geç geldi. Yüzünde yabancı bir ifade vardı. “Zeynep,” dedi soğuk bir sesle, “ben artık bu evde mutlu değilim.” O an kalbim yerinden çıkacak sandım. “Ne demek istiyorsun?” dedim titreyen sesimle. “Bilmiyorum… Belki de biraz ayrı kalmamız lazım,” dedi ve odasına kapandı. O gece sabaha kadar ağladım. Sabah olduğunda Murat çoktan gitmişti.
Ailem hemen arkamda durmadı. Annem, “Sen kadınsın, yuvanı toparlayacaksın,” dedi. Babam ise sadece başını salladı. Herkes benden güçlü olmamı bekliyordu ama ben paramparçaydım.
Günler geçtikçe Murat’tan haber alamadım. Bir sabah Elif’in okulundan aradılar; kızım kavga etmişti. Okula gittiğimde Elif’in gözlerinde öfke ve hüzün vardı. “Anne, babam bizi neden bıraktı?” diye sordu gözyaşları içinde. Ne cevap vereceğimi bilemedim. O an anladım ki sadece ben değil, çocuklarım da bu fırtınanın ortasındaydı.
Bir akşam Emre geldi; yanında yeni sevgilisi vardı. Annem hemen sofrayı kurdu, herkes güldü, eğlendi ama ben masada bir yabancı gibi hissettim kendimi. Kimse bana “Nasılsın?” diye sormadı. Sanki ben görünmezdim.
Bir gece mutfakta otururken telefonum çaldı; Murat’tan mesajdı: “Boşanmak istiyorum.” O an içimdeki son umut kırıntısı da yok oldu. Sabah anneme söyledim; “Sen ne yaptın da adam kaçtı?” dedi yüzüme bile bakmadan.
O günden sonra evdeki hava daha da ağırlaştı. Annemle her gün tartışmaya başladık. “Senin yüzünden ailemiz dağıldı!” diye bağırıyordu bana. Babam ise sessizliğe gömülmüştü. Çocuklarım ise her geçen gün daha içine kapanıyordu.
Bir sabah Elif’in odasında bir mektup buldum: “Anne, ben artık dayanamıyorum. Herkes birbirine bağırıyor, kimse mutlu değil.” O mektubu okurken dizlerimin bağı çözüldü; yere yığıldım ve saatlerce ağladım.
O gün karar verdim: Artık kendim için de yaşayacaktım. İlk defa kendime bir kahve yaptım ve camdan dışarı baktım; yıllardır görmediğim martıları izledim. Sonra eski defterlerimi çıkardım; gençliğimde yazdığım şiirleri okudum ve ağladım.
Bir akşam Emre yanıma geldi: “Ablacığım, sen hep bizim için yaşadın ama hiç kendin için yaşamadın,” dedi gözleri dolu dolu. O an anladım ki ben sadece annemin kızı, Murat’ın eşi ya da çocuklarımın annesi değildim; ben Zeynep’tim.
Boşanma süreci sancılı geçti. Mahkemede Murat’la göz göze gelmemeye çalıştım ama içimde bir öfke vardı: “Bunca yıl neredeydin? Neden tek başıma savaştım?” diye haykırmak istedim ama sustum.
Boşandıktan sonra ailemden de uzaklaştım; annem hâlâ beni suçluyordu. Bir gün cesaretimi topladım ve ona şöyle dedim: “Anne, ben de insanım! Ben de yoruldum, ben de sevilmek istedim!” Annem ilk defa sustu; gözleri doldu ama yine de sarılmadı bana.
Şimdi küçük bir evde çocuklarımla yaşıyorum. Hayat hâlâ zor; faturalar birikiyor, yalnızlık geceleri daha da ağırlaşıyor ama artık kendim için de bir şeyler yapıyorum. Akşamları yazıyorum; duygularımı kâğıda döküyorum.
Bazen pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: “Acaba başka türlü olsaydı daha mutlu olur muydum? Ya da fedakarlıklarımı gerçekten gören biri olsaydı hayatım farklı olur muydu?”
Sizce bir kadın ne zaman kendi hayatını yaşamaya başlamalı? Yoksa biz Türk kadınları için fedakarlık sonsuza kadar sürecek mi?