Bir Hayalin Peşinde: Maral’ın Kanepesi
“Maral! O kanepeyi buraya getirmeyeceksin, anladın mı?” Annemin sesi, gece yarısı apartmanın duvarlarında yankılandı. Elimdeki eski telefonun ekranı titredi; mesajı okudum: “Yarın sabah kamyon geliyor.” İçimde bir umut kıpırtısı vardı ama annemin öfkesiyle karışık korkusu, göğsümde bir ağırlık gibi oturuyordu.
Babamı kaybettiğimizden beri bu evde hiçbir şey aynı değildi. Annem, sanki babamın yokluğunu kurallarla dolduruyordu. Her şeyin yeri belliydi, her şeyin zamanı… Benim ise tek bir hayalim vardı: O eski, mavi kanepede oturup kendi köşemi yaratmak. Üniversiteye hazırlanırken, kitaplarımı, defterlerimi oraya yığmak, bazen de arkadaşlarımı davet etmek… Ama annem için bu kanepe, geçmişin yüküydü; babamla birlikte aldıkları, sonra kavga ettikleri, en sonunda da üstüne hiç oturmadıkları o eski kanepe.
O gece uyuyamadım. Annemin odasından gelen hafif hıçkırıkları duydum. Bazen onun da yalnızlığını hissediyordum ama aramızda konuşulmamış bir duvar vardı. Sabah olduğunda, mutfakta sessizce çayını karıştırırken gözleri şişmişti. “Maral,” dedi, “bu evde her şeyin bir sebebi var. O kanepeyi istemiyorum.”
Ama ben çoktan kararımı vermiştim. O gün okuldan çıkınca en yakın arkadaşım Ece’yle buluştum. “Anneni ikna edemez misin?” dedi Ece. Omuz silktim. “Bazen annemle konuşmak, duvara konuşmak gibi.”
Kanepe geldiğinde apartmanın önünde toplandık. Komşular merakla bakıyordu. Ece’nin babası yardım etti taşımaya. Annem kapının önünde dikildi, gözleri dolu dolu. “Bunu neden yapıyorsun Maral?” diye sordu. “Çünkü bu evde kendime ait bir köşe istiyorum,” dedim. “Babamdan kalan tek şey bu kanepe.”
O an annemin yüzünde bir kırılma gördüm. Sanki yıllardır tuttuğu gözyaşları dökülecek gibiydi ama kendini topladı. “Sen bilirsin,” dedi ve içeri girdi.
Kanepeyi odama yerleştirdik. Üzerine oturduğumda, çocukluğumdan kalan anılar canlandı: Babamla birlikte televizyon izlediğimiz akşamlar, annemin bana masal okuduğu geceler… Ama şimdi her şey farklıydı. O gece annem kapımı çalmadan uyudu.
Günler geçti. Annemle aramızdaki mesafe büyüdü. Evde konuşmalarımız kısa ve gereksizdi. Bir akşam Ece’yle kanepeye oturmuş ders çalışıyorduk ki annem içeri girdi. “Misafir mi var?” dedi soğuk bir sesle. Ece hemen toparlandı, “Ben çıkayım Maral,” dedi ve gitti.
Annem kapıyı kapattıktan sonra içimde bir öfke patladı. “Neden bu kadar katısın? Neden bana hiç alan bırakmıyorsun?” diye bağırdım. Annem sessizce bana baktı, sonra gözlerini kaçırdı.
O gece ilk defa annemin odasına gittim. Kapıyı tıklattım. İçeriden boğuk bir ses geldi: “Gel.” Annem yatağın ucunda oturuyordu, elinde babamın eski gömleği vardı.
“Anne,” dedim titrek bir sesle, “ben de kaybettim onu. Senin kadar acı çekiyorum.”
Annem başını kaldırdı, gözleri yaşlıydı. “Biliyorum Maral,” dedi fısıltıyla. “Ama bazen acıyı paylaşmak yerine saklamak daha kolay geliyor.”
O gece uzun uzun konuştuk. Babamdan, geçmişten, hayallerimizden… Annem ilk defa bana sarıldı ve ağladı.
Ertesi sabah kahvaltıda annem kanepeye baktı ve hafifçe gülümsedi. “Belki de bu evde yeni anılar biriktirmenin zamanı gelmiştir,” dedi.
Hayatımda ilk defa annemle aramızda gerçek bir bağ kurulduğunu hissettim. O eski kanepe artık sadece geçmişin değil, geleceğin de simgesiydi.
Şimdi düşünüyorum da; bazen en büyük çatışmalarımız, en derin yaralarımızdan doğuyor olabilir mi? Sizce aileyle yüzleşmek mi zor, yoksa kendi hayallerimizden vazgeçmek mi?