Bir Umudun Kırık Kanatları: Bir Annenin Sessiz Çığlığı
“Bunu oğlun için mi yapıyorsun, Elif?” diye sordu annem, gözlerimin içine bakmadan. Sanki cevabımı duymak istemiyordu. O an, hastane koridorunun soğuk floresan ışıkları altında, içimde bir şeyler koptu. Oğlum Emir’in odasından gelen makine sesleriyle karışan kalp atışlarım, göğsümde yankılandı. “Ben… başka ne yapabilirim ki?” dedim, sesim titreyerek. Annem başını çevirdi, dudaklarını sıktı. “Senin de bir hayatın var. Kendini unutuyorsun.”
O an, içimdeki fırtına daha da şiddetlendi. Emir’in hastalığı başladığından beri, her şey değişmişti. Eşim Murat’la aramızda görünmez bir duvar örülmüştü. O, acısını içine gömüp işe sığınırken, ben her gün hastanede oğlumun başında nöbet tutuyordum. Bazen Murat’ı suçluyordum; bazen de kendimi. “Belki de ben iyi bir anne değilim,” diye düşündüm defalarca.
O gün, Emir’in ateşi yine yükselmişti. Doktorlar umutlu konuşmaya çalışıyordu ama gözlerinde gördüğüm yorgunluk bana gerçeği fısıldıyordu: Zamanımız azalıyordu. Odaya girdiğimde Emir’in minik elleri terlemişti. “Anne, eve ne zaman gideceğiz?” diye sordu kısık bir sesle. Gözlerim doldu, gülümsemeye çalıştım. “Çok yakında, canım oğlum.”
O sırada kapıdan Murat girdi. Yüzünde alışık olduğum o donuk ifade vardı. “Doktorla konuştum,” dedi kısa bir şekilde. “Yarın yeni bir tedaviye başlayacaklar.” Sesi öyle soğuktu ki, aramızda yıllardır süren sevgiden eser yoktu sanki. “İyi olur inşallah,” dedim sessizce.
Gece olduğunda, hastanenin bahçesine çıktım. Hava serindi; ciğerlerime çektiğim her nefes içimdeki acıyı biraz olsun hafifletiyordu. Telefonumu elime aldım, eski mesajlara baktım. Bir zamanlar Murat’la birbirimize yazdığımız sevgi dolu cümleler şimdi bana yabancıydı. “Ne oldu bize?” diye düşündüm.
Birden yanımda bir ses duydum: “Elif Hanım?” Başımı kaldırdım; Emir’in doktoru Selim Bey’di. Yorgun ama anlayışlı bakışlarıyla bana baktı. “Biraz konuşabilir miyiz?” Başımı salladım.
“Biliyorum çok zor bir dönemden geçiyorsunuz,” dedi yavaşça. “Ama bazen kendinizi de düşünmeniz gerekir.” Gözlerim doldu; ağlamamak için dudaklarımı ısırdım. “Benim için önemli olan oğlumun iyileşmesi,” dedim. Selim Bey başını salladı. “Ama siz tükenirseniz, ona nasıl destek olacaksınız?”
O an, içimde yıllardır bastırdığım duygular su yüzüne çıktı. Kendi hayatımı, hayallerimi, gençliğimi düşünmeden sadece anne olmuştum yıllardır. Murat’la evliliğimizde de hep fedakârlık yapan taraf bendim. Annem hep derdi: “Kadın olmak sabır ister.” Ama sabrın da bir sınırı vardı.
Eve döndüğümüzde Murat’la aramızda sessiz bir savaş başladı. Oğlumuzun hastalığı bizi birleştireceğine daha da uzaklaştırmıştı. Bir gece, Murat mutfakta otururken yanına gittim.
“Murat, konuşmamız lazım,” dedim kararlı bir sesle.
Başını kaldırmadan çayından bir yudum aldı. “Ne konuşacağız Elif?”
“Biz… biz artık eskisi gibi değiliz,” dedim gözlerim dolarak.
“Şimdi sırası mı?” dedi öfkeyle. “Oğlumuz ölüm döşeğinde yatıyor, sen hâlâ evliliğimizi mi düşünüyorsun?”
Sözleri bıçak gibi saplandı kalbime. “Ben de insanım Murat! Ben de yoruldum! Sadece anne değilim ben!”
Murat sandalyesini itti, ayağa kalktı. “Senin derdin bu muymuş? Ben her şeyi oğlumuz için yapıyorum!”
Gözyaşlarımı tutamadım artık. “Ben de! Ama seninle konuşamıyorum bile! Her şeyi içimize atıyoruz!”
O gece Murat evi terk etti. Annem sabaha kadar yanımda oturdu; hiçbir şey söylemedi ama gözlerinden endişeyi okuyabiliyordum.
Ertesi sabah hastaneye gittiğimde Emir’in durumu daha da kötüleşmişti. Doktorlar ellerinden geleni yapıyordu ama ben çaresizce dua etmekten başka bir şey yapamıyordum.
Bir hafta boyunca Murat’tan haber alamadım. Annem bana destek olmaya çalıştı ama onun da sabrı tükeniyordu.
Bir akşam Selim Bey yine yanıma geldi. “Elif Hanım, bazen hayat bize çok ağır yükler verir,” dedi yumuşakça. “Ama unutmayın, yalnız değilsiniz.”
O an ona sarılmak istedim; yıllardır hissetmediğim bir sıcaklık hissettim yanında. Ama hemen kendime geldim; bu doğru değildi.
Emir’in son gecesinde başucunda otururken ona masal anlattım. Küçük bir kuşun kırık kanatlarıyla uçmayı öğrenmesini anlattım ona.
“Anne, o kuş iyileşti mi?” diye sordu Emir.
“Evet canım,” dedim gözyaşlarımı silerek, “Çünkü annesi onun hep yanında oldu.”
Emir o gece sonsuz uykusuna daldı.
Cenazede Murat yanıma geldi; gözleri kan çanağı gibiydi. “Affet beni Elif,” dedi hıçkırarak.
Onu affedip affetmemek önemli değildi artık; içimde kocaman bir boşluk vardı.
Şimdi evde yalnız otururken kendi kendime soruyorum: Bir anne ne kadar fedakârlık yapmalı? Kendi hayatımızdan vazgeçmek mi doğru olan? Yoksa biraz da olsa kendimizi düşünmek bencillik mi? Siz olsanız ne yapardınız?