Bir Anneler Günü Hediyesi: Kırık Bir Kalbin Yolculuğu
“Anne, hadi ama! Kaç kere söyleyeceğim, otobüs on dakika sonra kalkacak!”
Zeynep’in sesi, evin koridorunda yankılandı. Elimde anahtarlar, son kez mutfağa göz gezdiriyorum. Ocağın altı kapalı mı? Fişler çekili mi? Her şey yerli yerinde mi? İçimde bir huzursuzluk var; sanki evimi bırakıp gittiğimde bir daha geri dönemeyecekmişim gibi. Oysa bu sadece bir hafta… Sadece bir hafta! Ama insan alıştığı huzurdan, kendi küçük dünyasından kolay kolay kopamıyor.
Zeynep kapının önünde sabırsızca ayaklarını yere vuruyor. “Anne, ne olur acele et. Bak, bu tatil senin için. Biraz değişiklik iyi gelir.”
İçimden ‘İyi gelir mi gerçekten?’ diye geçiriyorum. Son yıllarda hayatımın en büyük lüksü, sabahları balkonda kahvemi yudumlamak, eski radyomda Türk sanat müziği dinlemek olmuştu. Kimseye hesap vermeden yaşamak… Zeynep ise başka bir hayat istiyor benim için; daha renkli, daha hareketli. Ama ben yoruldum. Yıllarca herkes için koştum, şimdi biraz kendi sessizliğimde kaybolmak istiyorum.
Ama Zeynep’in gözleri… O gözlerdeki kırgınlığı görmek istemiyorum. Son yıllarda aramızda görünmez bir duvar örüldü. O evlendiğinden beri daha az görüşür olduk. Her buluşmamızda bana hayatımı sorgulatıyor: “Anne, neden bir hobi edinmiyorsun? Neden arkadaşlarınla buluşmuyorsun? Neden yalnızsın?”
Bilmiyor ki yalnızlık bazen insanın kendi seçimi olur. Bilmiyor ki ben de gençken hayaller kurdum, ama hayat başka türlü aktı.
Otobüs terminaline vardığımızda Zeynep’in eşi Murat da orada. Yüzünde her zamanki mesafeli gülümseme. “İyi yolculuklar anneciğim,” diyor, ama sesi soğuk. Onunla hiçbir zaman gerçek bir yakınlık kuramadık. Zeynep’in yanında hep dikkatli konuşurum; yanlış bir şey söylemekten korkarım.
Otobüse binerken Zeynep bana sarılıyor. “Anne, lütfen keyfini çıkar. Orada yeni insanlarla tanış, biraz eğlen.”
Gülümsüyorum ama içimde bir boşluk var. Otobüs hareket ettiğinde camdan dışarı bakıyorum; Zeynep bana el sallıyor. Gözlerim doluyor. Ne zaman bu kadar uzaklaştık birbirimizden?
Karadeniz’in serin havası yüzüme vurduğunda içimde hafif bir huzur hissettim. Otelin lobisinde başka anneler de var; hepsi çocukları tarafından tatile gönderilmiş gibi görünüyor. Kimisi neşeli, kimisi benim gibi tedirgin.
Odamda valizimi açarken telefonum çalıyor. Zeynep arıyor.
“Anne, odaya yerleştin mi? Her şey yolunda mı?”
“Yerleştim kızım, merak etme.”
“Bak, orada çok güzel yürüyüş yolları varmış. Sabahları yürüyüşe çıkarsın.”
“Tamam canım.”
Telefonu kapattıktan sonra odanın sessizliğinde kalakalıyorum. Pencereden denize bakıyorum; dalgalar kıyıya vuruyor. Birden geçmişe gidiyorum…
Yirmi yıl önceydi; Zeynep daha ilkokuldaydı. Eşim Ahmet’le kavga etmiştik yine. O zamanlar da hep yalnız hissederdim kendimi. Ahmet işten eve geç gelir, ben ise bütün gün evde çocukla uğraşırdım. Bir gün anneme gitmiştim dertleşmek için.
“Sabret kızım,” demişti annem. “Kocan çalışıyor, evine ekmek getiriyor.”
Ama ben sadece ekmek değil, biraz sevgi de istiyordum…
O yıllar geçti gitti. Ahmet bir gün aniden kalp kriziyle gittiğinde, evdeki sessizlik daha da büyüdü. Zeynep ise hızla büyüdü ve kendi hayatına karıştı.
Şimdi ise bana hediye edilen bu tatildeyim; ama içimdeki boşluk hiç dolmadı.
Akşam yemeğinde masama başka bir kadın oturdu: Ayşe Hanım. O da kızı tarafından gönderilmiş buraya.
“Evde yalnız kalınca insanın aklına neler geliyor değil mi?” dedi.
Başımı salladım. “Bazen geçmiş hiç peşini bırakmıyor insanın.”
Ayşe Hanım gözlerini kaçırdı. “Benim oğlum yurtdışında yaşıyor. Yılda bir kere gelir ancak… Bazen diyorum ki, acaba biz anneler çocuklarımızı fazla mı sahiplendik?”
Birden içimde bir şeyler kırıldı. Biz anneler… Hep kendimizi unuttuk, hep onlar için yaşadık.
Ertesi sabah deniz kenarında yürüyüşe çıktım. Dalgaların sesiyle içimdeki fırtına biraz dindi sanki. Ama aklımda hep aynı soru: Ben ne zaman kendim için yaşadım?
Otelin lobisinde Zeynep’ten mesaj geldi: “Anne, fotoğraf atsana!”
Bir selfie çektim; ama yüzümdeki gülümseme sahteydi.
Akşam yemeğinde Ayşe Hanım yine masamdaydı.
“Senin kızınla aran nasıl?” diye sordu.
Bir an duraksadım. “Eskisi gibi değil… Sanki konuşacak ortak bir şeyimiz kalmadı.”
Ayşe Hanım başını salladı: “Ben de oğlumla öyleyim… Belki de biz onları fazla koruduk; şimdi kendi hayatlarını kurunca bize ihtiyaçları kalmadı.”
O gece odama döndüğümde uzun uzun düşündüm. Zeynep’i ne zaman kaybettim? O küçükken her derdini bana anlatırdı; şimdi ise bana sadece ‘anne’ rolünü hatırlatıyor.
Bir hafta boyunca Karadeniz’in güzelliklerini gezdim; ama içimdeki boşluk hiç dolmadı. Dönüş yolunda otobüste yine camdan dışarı bakarken ağladım sessizce.
Eve döndüğümde her şey bıraktığım gibiydi; düzenli ve sessiz… Anahtarı kapıya taktığımda içimde tarifsiz bir hüzün vardı.
Zeynep ertesi gün aradı:
“Anne, tatil nasıldı?”
Bir an sustum; sonra sadece “Güzeldi kızım,” diyebildim.
Ama içimden geçenleri ona anlatamadım: Ben bu hayatta hep başkaları için yaşadım; peki ya kendim için ne yaptım?
Sizce de anneler bazen kendilerini unutuyor mu? Ya da çocuklar büyüyünce annelerinin yalnızlığını fark ediyor mu?