Bölünmüş Sıralar: Bir Anadolu Lisesinde Bir Babanın Hikayesi

“Baba, bugün yine kantinde yalnız oturdum.”

Elif’in sesi, akşam yemeğinde masanın üstünde asılı kaldı. Kaşığım elimde dondu, gözlerim kızımın gözlerindeki kırgınlığa takıldı. O an, içimde bir şeyler koptu. Sanki yıllardır görmezden geldiğim bir yara, nihayet kanamaya başlamıştı.

Elif, İstanbul’un en iyi Anadolu liselerinden birine burslu olarak girmişti. Bizim mahallede herkes onunla gurur duyardı. Ama okulun ilk haftasından itibaren, Elif’in gözlerinde bir gölge belirdi. Önceleri “alışır” dedik, “herkes yeni ortama zor uyum sağlar” diye avuttuk kendimizi. Ama zamanla anladım ki mesele alışmak değil, alışılacak bir şeyin olmamasıydı.

Okulun bahçesinde, çocuklar ikiye ayrılmıştı: Zenginlerin çocukları ve diğerleri. Elif’in anlattığına göre, markalı çantalar, son model telefonlar ve hafta sonu gidilen lüks kafeler, arkadaşlıkların anahtarıydı. Elif’in ise ikinci el bir telefonu ve annesinin ördüğü bir atkısı vardı. “Sana yeni bir telefon alalım mı?” dedim bir gün. “Hayır baba,” dedi, “mesele o değil.”

Bir akşam Elif odasında ağlarken yakaladım. “Baba,” dedi, “beni sadece matematikte yardım istediklerinde hatırlıyorlar. Sonra yine kendi aralarında gülüp eğleniyorlar.” O an içimdeki öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. Kızımın gözyaşları, bana bu ülkenin gerçeklerini tokat gibi çarptı.

Eşim Zeynep’le gece boyunca konuştuk. “Bir şey yapmalıyız,” dedim. “Ne yapacaksın Selim?” dedi Zeynep yorgun bir sesle. “Okulun düzenini mi değiştireceksin? İnsanların çocuklarına verdiği değeri mi sorgulayacaksın?”

Ama ben susmadım. Ertesi gün okul müdürüne randevu aldım. Müdür Hanım, beni kibarca dinledi. “Selim Bey,” dedi, “biz elimizden geleni yapıyoruz. Ama çocuklar ailelerinden ne görüyorsa onu yansıtıyor.”

“Peki ya burslu öğrenciler?” dedim. “Onlar kendilerini dışlanmış hissetmesin diye ne yapıyorsunuz?”

Müdür Hanım’ın yüzünde kısa bir tereddüt belirdi. “Sosyal etkinlikler düzenliyoruz, rehberlik servisiyle ilgileniyoruz…”

Ama biliyordum ki bunlar yetmiyordu.

Bir veli toplantısında konuyu açtım. Diğer velilerden bazıları bana destek verdi, bazıları ise gözlerini kaçırdı. Bir anne, “Her çocuk kendi çevresini bulur,” dedi soğukça. Bir başkası ise, “Biz çocuklarımız için en iyisini istiyoruz,” dedi ve bana sanki suç işlemişim gibi baktı.

O günden sonra okulda bana ve Elif’e karşı bir mesafe oluştu. Elif’in bazı arkadaşlarının aileleri çocuklarını ondan uzak tutmaya başladı. Zeynep bana kızdı: “Senin adalet arayışın yüzünden Elif daha da yalnız kaldı!”

Geceleri uyuyamaz oldum. Kendi kendime sordum: Doğru olanı mı yaptım? Kızımı korumak isterken ona daha fazla zarar mı verdim?

Bir gün Elif eve geç geldi. Gözleri şişmişti ama bu kez ağlamıyordu. “Baba,” dedi, “bugün Ece yanıma geldi ve ‘Seninle dalga geçenlere karşı durduğun için seni takdir ediyorum’ dedi.”

O an içimde bir umut ışığı yandı. Belki de değişim küçük başlar; belki de bir kişiyle…

Ama ertesi gün okuldan bir telefon geldi: Elif’in bazı kızlarla tartıştığı ve rehberlik servisine çağrıldığı söylendi. Okula koştum. Rehber öğretmen, Elif’in diğer kızlara karşı sesini yükselttiğini söyledi. Elif ise bana dönüp, “Baba, artık susmak istemiyorum!” dedi.

O an Elif’le gurur duydum ama aynı zamanda korktum da. Çünkü bu ülkede bazen doğruyu söylemek en büyük yalnızlıktı.

Zamanla Elif kendi gibi birkaç arkadaş buldu; birlikte kitap okudular, sohbet ettiler, bazen de sadece sessizce oturdular. Ama o eski neşesi yoktu artık.

Bir akşam Elif bana döndü: “Baba, bu okulda kendimi hep eksik hissedecek miyim?”

Cevap veremedim.

Şimdi düşünüyorum da… Biz çocuklarımızı daha iyi bir hayat için mücadeleye gönderiyoruz ama onları neye hazırlıyoruz? Onlara adaletli olmayı öğretirken, dünyanın adaletsizliğine nasıl dayanacaklarını da anlatmalı mıyız?

Siz olsaydınız ne yapardınız? Çocuğunuzun yalnızlığına mı razı olurdunuz, yoksa haksızlığa karşı sesinizi yükseltir miydiniz?