Yalnızlığın Kıyısında: Bir Bekârın Sessiz Çığlığı

“Selim, ne zaman evleneceksin oğlum? Yeter artık, annenin yüzünü güldür!” Annemin sesi, telefonun ucunda yine titrek ve ısrarlıydı. O an, mutfağımda yalnız başıma kahvemi karıştırırken, içimde bir öfke dalgası yükseldi. Kaçıncı kez aynı soruyu soruyordu? Kaçıncı kez aynı cevabı veriyordum? “Anne, ben mutluyum böyle. Lütfen…” dedim, ama sesim bile kendime inanmıyordu artık.

Kırk üç yaşındayım. Hiç evlenmedim. İstanbul’un kalabalığında kendi küçük dünyamı kurdum. Muhasebeciyim; rakamlar, dosyalar, düzen… Hayatımda her şey yerli yerinde olmalı. Sabahları aynı saatte kalkar, aynı kahveyi içer, aynı yoldan işe giderim. Evim tertemizdir; kitaplarım alfabetik sırada, gömleklerim renklerine göre dizili. Kimseye ihtiyacım yoktu. Kimseye yük olmak istemedim, kimsenin de bana yük olmasını istemedim.

Ama ailem… Onlar için bu yalnızlık bir eksiklikti. Annem her aradığında içini çekiyor, babam ise sessizce hayal kırıklığını saklamaya çalışıyordu. Kardeşim Ayşe ise evli, iki çocuklu ve sürekli bana “Sen de bir yuva kursan artık…” diye akıl veriyordu. Onların gözünde ben hep eksik kalan parçaydım.

Bu yaz, Temmuz’un sonunda, yıllardır ilk kez kendime bir tatil ayarladım. Herkes Bodrum’a, Antalya’ya akarken ben Ege’nin küçük bir köyünü seçtim: Sığacık. Kalabalıktan uzak, denizin ve zeytin ağaçlarının arasında kaybolmak istedim. Belki de kaçmak…

Köy meydanında ilk sabahımda, yaşlı bir adam yanıma yaklaştı. “Yalnızsın galiba evlat?” dedi gülerek. “Buralarda herkes birbirini tanır. Yalnızlık zor gelir.” Gülümsedim ama içimde bir sızı hissettim. Yalnızlık bana zor gelmiyordu ki… Ya da öyle sanıyordum.

O gün sahilde yürürken, eski taş evlerin arasında kaybolmuşken, bir kadın sesi duydum: “Pardon, yolu biliyor musunuz?” Döndüm; karşımda kırklı yaşlarında, kısa saçlı bir kadın duruyordu. Adı Elif’ti. İstanbul’dan yeni taşınmıştı; şehirden kaçıp burada huzur arıyordu. Birlikte yürüdük, sohbet ettik. O da yalnızdı ama yalnızlığını benim gibi kabullenmemişti: “Bazen geceleri uyanıyorum ve biriyle konuşmak istiyorum,” dedi. “Ama kimse yok.”

O an kendi yalnızlığımı ilk kez sorguladım. Ben de geceleri uyanıyor muydum? Ben de biriyle konuşmak istiyor muydum? Yoksa sadece alışkanlık mıydı bu düzen?

Elif’le sonraki günlerde sık sık buluştuk. Sahilde çay içtik, köy pazarında dolaştık, eski taş evlerin gölgesinde uzun uzun konuştuk. O bana hayatın plansızlığını anlattı; ben ona düzenin huzurunu… Birbirimize dokunmadan ama birbirimizin varlığını hissederek geçirdik günleri.

Bir akşamüstü, köy meydanında otururken Elif birden sordu: “Selim, neden hiç evlenmedin?”

Bir an sustum. Sonra içimde yıllardır sakladığım korkular döküldü: “Belki de korktum Elif… Hayatımı biriyle paylaşınca kontrolü kaybedeceğimden korktum. Ya da kimse beni gerçekten anlamaz diye düşündüm.”

Elif başını salladı: “Anlaşılmak kolay değil. Ama bazen insanın kendini açması gerekiyor.”

O gece pansiyon odama döndüğümde annemden bir mesaj buldum: “Oğlum, baban hastaneye kaldırıldı.” Dünya başıma yıkıldı. Hemen İstanbul’a döndüm.

Babam kalp krizi geçirmişti ama durumu iyiydi. Hastane odasında annemle göz göze geldik. Gözlerinde hem korku hem de sitem vardı: “Bak oğlum,” dedi fısıldayarak, “hayat çok kısa… Bir gün biz olmayacağız. Sen kiminle paylaşacaksın acını?”

O an içimdeki yalnızlık duvarı çatladı sanki. Ayşe yanıma geldi; çocuklarıyla uğraşıyor, eşiyle tartışıyor ama yine de yalnız değildi. Ben ise hastane koridorunda tek başıma oturuyordum.

Babam taburcu olduktan sonra eve döndük. Annem bana sarıldı: “Evladım, biz seni hep düşündük… Senin de mutlu olmanı istiyoruz.”

O gece Elif’i aradım. Uzun uzun konuştuk; ona her şeyi anlattım. O da bana kendi ailesinden bahsetti; nasıl yalnız kaldığını ama yine de umudunu kaybetmediğini söyledi.

Günler geçti. Babam iyileşti ama ben değişmiştim artık. Evime döndüğümde her şey yine yerli yerindeydi ama içimde bir boşluk vardı. Elif’i özlüyordum; onunla konuşmayı, onunla susmayı bile…

Bir akşam cesaretimi topladım ve Elif’i Sığacık’a davet ettim. O da geldi; birlikte deniz kenarında yürüdük. Ona sordum: “Sence insanlar yalnız doğar ama birlikte mi ölür?”

Elif gülümsedi: “Bence insanlar yalnız doğar ama birlikte yaşamayı öğrenebilir.”

Şimdi hayatımın en zor kararını vermek üzereyim: Yalnızlığımla barışıp düzenimi mi koruyacağım, yoksa risk alıp Elif’le yeni bir hayat mı kuracağım?

Siz olsanız ne yapardınız? Yalnızlığınızı mı seçerdiniz yoksa kalbinizin sesini mi dinlerdiniz?