Yılların Ardından: Üç Ev Aldım Çocuklarıma, Ama Hiçbiri Kapısını Açmadı
“Anne, lütfen artık git. Burada sana yer yok!”
Bu cümle hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Oğlum Murat’ın gözlerindeki öfkeyi, kızım Elif’in bana bakmaktan kaçan gözlerini, en küçük oğlum Cem’in ise kapının arkasında sessizce duruşunu unutamıyorum. Oysa ben, yıllarımı onların rahatı için harcamıştım. Şimdi ise, üç evin anahtarı cebimde, ama hiçbirinin kapısı bana açılmıyor.
1978’de, Kayseri’nin o küçük köyünden kalkıp Almanya’ya gittiğimde, elimde sadece bir valizim ve içimde kocaman bir umut vardı. Eşim Hasan’la vedalaşırken gözyaşlarımı saklamıştım; çocuklarımın geleceği için güçlü olmam gerekiyordu. “Anne, ne zaman döneceksin?” diye sormuştu Elif, o zaman daha sekiz yaşındaydı. “Biraz büyüyünce kızım,” demiştim, “Sana güzel bir hayat getireceğim.”
Almanya’da hayat kolay değildi. Temizlik işlerinde çalıştım, fabrikada vardiyalara kaldım. Ellerim nasır tuttu, sırtım ağrıdı ama her ay biriktirdiğim parayı Türkiye’ye göndermekten hiç vazgeçmedim. Hasan hastalandı, birkaç yıl sonra da vefat etti. O günden sonra çocuklarımı anneme emanet ettim; ben ise daha çok çalıştım. Onların iyi okullarda okuması, kimseye muhtaç olmaması için kendimi parçaladım.
Yıllar geçti. Murat mühendis oldu, Elif öğretmen, Cem ise ticarete atıldı. Her biri için Kayseri’de birer ev aldım; “Anneciğim, sen gelince hepimiz bir arada oluruz,” derlerdi telefonda. O sözlere tutunarak yaşlandım.
Geçen yıl emekli oldum ve döndüm memlekete. Uçağın penceresinden Anadolu’nun bozkırını izlerken içimde tarifsiz bir heyecan vardı. Nihayet çocuklarımla aynı şehirde olacaktım. Havalimanında kimse karşılamadı beni; “Yoğunlardır,” dedim kendi kendime.
İlk durağım Murat’ın evi oldu. Kapıyı açınca yüzünde şaşkınlık gördüm. “Anne, haber verseydin bari,” dedi soğukça. İçeri girdim; eşi Ayşe’nin yüzünde de bir hoşnutsuzluk vardı. “Biraz kalabilir miyim?” dedim utana sıkıla. Murat gözlerini kaçırdı: “Anne, çocuklar büyüdü, ev kalabalık… Sana uygun değil burası.”
Elif’e gittim ertesi gün. Torunum Zeynep kapıyı açtı; sarıldık sıkıca. Elif mutfakta telaşlıydı. “Anneciğim, keşke önceden haber verseydin,” dedi. “Okulda işlerim yoğun, Zeynep’in dersleri… Biraz dinlenmek istiyoruz.”
Cem’in evine son umutla gittim. O ise işten yeni gelmişti; yorgundu. “Anne, ben de yeni evlendim biliyorsun… Eşimle baş başa kalmak istiyoruz.”
Üç gün boyunca üç evde de kendimi fazlalık hissettim. Sonunda eski mahallemizdeki kiralık bir eve taşındım; eşyalarımı bir kamyonetle getirdiler. Her gece pencereden onların evlerinin ışıklarına bakıp ağladım.
Bir gün Murat aradı: “Anne, bankadan aradılar; evin tapusu hâlâ senin üstünde mi?”
İşte o an anladım: Ben onlar için sadece para gönderen biriydim belki de… Onların hayatında yerim yoktu artık.
Bir akşam Elif geldi yanıma. Yüzünde suçluluk vardı:
– Anneciğim, kırıldığını biliyorum ama… Biz alışmışız sensizliğe. Sen hep uzaktaydın.
– Kızım, ben sizin için gittim o kadar uzağa…
– Biliyorum ama… Sen yoktun anne! Biz büyürken yanımızda olmadın.
O gece sabaha kadar düşündüm. Gerçekten de onların yanında olamamıştım; bayramlarda telefonla konuşmuş, doğum günlerinde para göndermiştim sadece. Onların ilk adımlarını, okul başarılarını uzaktan izlemiştim.
Bir sabah Cem kapımı çaldı:
– Anne, sana kırgın değilim ama seni tanıyamıyorum. Sanki yabancısın bana.
O an içimde bir şeyler koptu. Yıllarca çalışıp didinmiştim ama çocuklarımı kaybetmiştim.
Şimdi bu küçük evde yalnız başıma oturuyorum. Her gün eski fotoğraflara bakıp nerede hata yaptığımı düşünüyorum. Fedakarlık mıydı yanlış olan? Yoksa sevgimi göstermek için sadece para göndermek miydi eksik kalan?
Bazen pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: Bir anne ne zaman gerçekten kaybeder? Çocukları ona kapılarını kapattığında mı, yoksa onları büyütürken yanında olamadığında mı?
Sizce ben nerede hata yaptım? Bir anne sevgisi neyle ölçülür? Lütfen bana yazın…