Oğlum Gelmedi, Çünkü Gelini̇m İstemedi̇: Bir Anne Yüreğinin Sessiz Çığlığı

— Yine gelmeyecekler, değil mi? — dedim kendi kendime, mutfağın camından dışarıya bakarken. İstanbul’un gri sabahında, elimdeki çay bardağı titredi. Kapı zili çalmayacak, oğlumun ayak sesleri koridorda yankılanmayacak, torunumun kahkahası evimizi doldurmayacaktı.

Telefonumun ekranında Emre’nin adı belirdiğinde içimde bir umut kıpırdadı. Açtım, sesini duymak için sabırsızlandım. “Anneciğim…” dedi, sesi yorgun ve uzak. “Bu bayram gelemeyeceğiz. Elif’in işleri yoğun, biraz da çocuk hasta. Hem… şey… Elif de pek istemiyor açıkçası.”

Bir an sustum. Boğazımda düğümlenen kelimeleri yutmaya çalıştım. “Oğlum, biz senden bir şey istemiyoruz ki… Sadece görmek istiyoruz sizi. Bayram bu, aile bir araya gelir ya…”

Emre’nin sesi daha da kısıldı: “Anne, Elif diyor ki… Sürekli bir şey bekliyorsunuz bizden. Her gelişimizde ya bir iş, ya bir istek… Biraz da kendi ailemizle vakit geçirmek istiyoruz.”

Telefon elimde ağırlaştı. “Peki oğlum,” dedim, “siz bilirsiniz. Allah sağlık versin size.”

Telefonu kapattığımda gözlerimden yaşlar süzüldü. Kocam Hasan içeri girdi, yüzüme baktı, hiçbir şey sormadı. Zaten biliyordu. Son yıllarda hep aynı sahne: Önce umut, sonra hayal kırıklığı.

Hasan sessizce yanıma oturdu. “Alış artık,” dedi kısık sesle. “Oğlan kendi hayatını kurdu. Biz de birbirimize yeteriz.”

Ama insan alışamıyor işte… Anne yüreği alışır mı oğlunun uzaklığına? Her bayram sofrasında bir tabak eksik, her kahkahada bir ses az…

Emre’yle Elif’in evliliğinin ilk yıllarında her şey çok güzeldi. Elif’i gelin olarak bağrıma bastım. Kendi kızım gibi sevdim. Ama zamanla aramızda görünmez duvarlar örüldü. Elif’in ailesiyle daha sık görüşmeleri, bizim eve uğramamaları içimi burktu ama belli etmedim.

Bir gün Elif’le mutfakta yalnız kaldığımızda ona sordum: “Kızım, bir yanlışım mı oldu? Neden eskisi gibi değilsin bana karşı?”

Elif gözlerini kaçırdı: “Yok anne… Sadece… Biz Emre’yle kendi düzenimizi kurmak istiyoruz artık. Sürekli sizden beklenti var gibi hissediyorum.”

O an anladım ki ne söylesem boştu. Oğlumun kalbi artık başka bir yuvaya aitti ve ben bu yeni düzende fazlalık gibiydim.

Geçen yıl torunum Defne doğduğunda umutlandım. Belki Defne vesile olur, ailemiz yeniden birleşir diye düşündüm. Ama Elif lohusalıkta bile annesinin yanında kaldı; bana sadece fotoğraf gönderdiler.

Bir gün Emre’yi aradım: “Oğlum, Defne’yi göremedim bile… Bir gün getirin de koklayayım torunumu.”

Emre mahcup bir sesle: “Anne, Elif biraz hassas bu konuda… Annemle rahat edemiyor diyor. Sonra geliriz,” dedi.

O günden sonra içime kapanmaya başladım. Komşular sorunca “Yoğunlar işte,” dedim hep. Kimseye derdimi anlatamadım.

Geçen hafta markette eski komşum Ayşe Hanım’a rastladım. Oğlu Almanya’dan gelmiş, torunlarıyla parkta oynuyorlardı. Gözlerim doldu, Ayşe Hanım fark etti:

“Veronika Hanım, sizinkiler ne zaman geliyor?”

Yutkundum: “Onlar da yoğun işte… Belki yazın gelirler.”

Ayşe Hanım başını salladı: “Evlatlar büyüyünce anne-baba unutuluyor bazen… Ama torun sevgisi başka oluyor vallahi!”

Eve dönerken içimde bir öfke kabardı. Ben ne yaptım da oğlum benden uzaklaştı? Herkesin geliniyle arası kötü mü olur? Yoksa ben mi fazla karıştım onların hayatına?

Bir akşam Hasan’la otururken dayanamayıp sordum:

“Hasan, sence ben mi hata yaptım? Elif’i üzmüş olabilir miyim?”

Hasan omuz silkti: “Sen elinden geleni yaptın kadıncağız… Onlar isterse gelirler, istemezlerse gelmezler. Bizim zamanımızda büyüklerin sözü dinlenirdi; şimdi herkes kendi başına buyruk oldu.”

Ama içimdeki suçluluk duygusu geçmedi. Her gece Emre’nin çocukluğunu hatırlıyorum: İlk adımlarını attığı gün, okula başladığı sabah, hastalandığında başında sabahladığım geceler… Şimdi ise bir telefon kadar uzağımda ama binlerce kilometre kadar erişilmez.

Bayram sabahı geldiğinde sofrayı yine üç kişilik kurdum; Hasan, ben ve boş kalan sandalye… Kapı çalacak umuduyla gözüm sürekli saatteydi.

Bir ara telefonum çaldı; bu sefer arayan Elif’ti.

“Anneciğim bayramınız kutlu olsun,” dedi soğuk bir sesle.

“Sağ ol kızım,” dedim titreyen sesimle.

“Emre birazdan arar sizi,” dedi ve kapattı.

O an anladım ki Elif için biz sadece bir göreviz; yapılması gereken bir arama, gönderilmesi gereken bir mesaj… Sevgi değil, mecburiyet.

Akşam olunca Hasan’la balkona çıktık. Sokakta çocuklar şeker topluyordu; anneler babalar kapıda onları bekliyordu.

Hasan derin bir nefes aldı: “Veronika, biz de gençken annemize babamıza gitmeyi ihmal etmedik hiç… Şimdi zaman değişti işte.”

Gözlerim doldu: “Ama insan annesini nasıl unutur Hasan? Ben oğlumu unutabilir miyim hiç?”

Hasan sustu; cevap veremedi.

Gece yatağa uzandığımda tavanı seyrettim uzun uzun. İçimdeki boşluk büyüdü; oğlumun çocukluğundan kalan oyuncak ayısı hâlâ komodinin üstünde duruyordu.

Kendi kendime sordum: Ben nerede yanlış yaptım? Anne olmak sadece doğurmak mı? Yoksa evlat büyüyünce kenara çekilmek mi gerekir? Siz olsanız ne yapardınız benim yerimde?