Bir Sonbahar Günü: Emekli Bir Adamın Yalnızlığı
“Gitti… Gitti işte! Bunca yıl, bunca fedakârlık… Bir sabah kalktım, kahvaltı masasının başında sadece kendi nefesimi duydum. Sanki evde değil de, mezarlıkta oturuyordum. Ali, inanır mısın, insanın karısı emekli olur olmaz evi terk eder mi?”
Ali gözlüğünün üzerinden bana baktı, satranç taşını elinde çevirdi. “Ne dedi peki, Hikmet abi? Hiç mi bir şey söylemedi?”
Başımı öne eğdim. “Söyledi tabii. ‘Yeter artık Hikmet,’ dedi. ‘Yıllarca çocuklara, sana, eve koşturdum. Bir gün de kendim için yaşamak istiyorum.’ Dedi ve valizini aldı, gitti.”
Parkın köşesinde sararan yapraklar rüzgârla savrulurken, içimdeki boşluk daha da büyüdü. Otuz sekiz yıl… Otuz sekiz yıl aynı yastığa baş koymuşuz. Çocuklarımızı büyütmüşüz. Şimdi ise evde yankılanan tek ses, eski duvar saatinin tik takları.
Ali taşını oynadı. “Belki de haklıdır abla. Bizim nesil hep başkaları için yaşadı. Sen de öyle değil misin?”
İçimden bir öfke yükseldi. “Ben de mi suçluyum yani? Ben de çalıştım, ben de yoruldum! Ama ben kaçmadım ki!”
Ali sustu. Parkta başka emekliler de vardı; kimisi torununu gezdiriyor, kimisi gazete okuyordu. Ben ise satranç tahtasının başında geçmişimi didikliyordum.
O gece eve döndüğümde, mutfağın köşesinde hâlâ onun bıraktığı çaydanlık duruyordu. Her şey yerli yerindeydi ama hiçbir şey yerli yerinde değildi. Kızım Elif aradı akşamüstü.
“Baba, annemle konuştun mu?”
“Konuşmadım kızım. O istemiyor ki konuşmayı.”
“Baba, annem yıllardır kendini unuttu. Sen de biraz anlayışlı olsan…”
Telefonu kapattım. Elif’in sesi kulaklarımda çınladı: ‘Sen de biraz anlayışlı olsan…’
O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken, geçmişteki hatalarım bir bir gözümün önüne geldi. Belki de ben de hiç sormamıştım: “Sen nasılsın?” diye. Hep iş, hep çocuklar… Onun hayalleri neydi? Hiç dinledim mi?
Ertesi sabah yine parktaydım. Ali gelmemişti. Yalnız oturdum bankta. Yanıma yaşlı bir kadın oturdu; adını sonradan öğrendim: Meryem teyze.
“Yalnız mısın evladım?” dedi.
Başımı salladım. “Eşim gitti,” dedim kısaca.
Meryem teyze gülümsedi. “Benimki de yıllar önce gitti. Ama ben alıştım yalnızlığa. Yalnızlık da bir çeşit özgürlük bazen.”
Onun sözleriyle içimde bir şeyler kıpırdadı. Belki de ben de alışmalıydım bu yeni hayata. Ama nasıl?
Günler geçti. Evde yemek yapmak anlamsızlaştı; çoğu zaman dışarıdan simit alıp çayla geçiştiriyordum. Akşamları televizyonun karşısında uyuyakalıyordum. Bir gün Elif kapıda belirdi.
“Baba, böyle olmaz,” dedi kararlı bir sesle. “Kalk, hazırlan. Annemle konuşmaya gidiyoruz.”
İtiraz edecek gücüm yoktu. Elif’in arabasında sessizce otururken ellerim titriyordu. Yıllardır birlikte yaşadığım kadının karşısına ilk kez bu kadar yabancı hissediyordum kendimi.
Kapıyı açtı; saçları biraz daha beyazlamıştı ama gözleri hâlâ aynıydı.
“Hoş geldin Hikmet,” dedi soğukça.
Bir süre sessizlik oldu. Elif mutfağa geçti, bizi yalnız bıraktı.
“Niye geldin?” diye sordu.
Yutkundum. “Konuşmaya… Belki de özür dilemeye.”
Gözleri doldu bir anlığına ama hemen toparladı kendini.
“Hep başkaları için yaşadım Hikmet,” dedi titrek bir sesle. “Kendim için hiç bir şey yapmadım. Seninle konuşmak bile lüks oldu bazen.”
Başımı öne eğdim. “Haklısın… Ben de yoruldum ama hiç sormadım seni… Affet.”
Bir süre sessizce oturduk. Sonra hafifçe gülümsedi.
“Belki de biraz ayrı kalmak iyi gelir ikimize de,” dedi.
Eve dönerken Elif’e baktım: “Kızım, insan sevdiğini kaybedince mi anlar değerini?”
Elif sustu; gözleri doldu.
O günden sonra parkta satranç oynarken artık taşları daha dikkatli oynuyorum. Her hamlede geçmişte yaptığım hataları düşünüyorum.
Bazen düşünüyorum: Acaba eşimi gerçekten sevdim mi yoksa sadece alışkanlık mıydı? Onun hayallerini hiç merak ettim mi? Şimdi yalnızlığın ortasında bu sorularla baş başayım.
Sizce insan hayatının sonbaharında yeni bir başlangıç yapabilir mi? Yoksa geçmişin gölgesinde kaybolmaya mahkûm mudur?