Bir Zamanlar Babamdan Utanırdım, Şimdi Onun Motosikletiyle Hayatımı Yeniden Keşfediyorum
“Yine mi üstüm yağ kokuyor baba? Arkadaşlarımın yanında rezil oluyorum!” diye bağırdım, kapıyı öyle bir çarptım ki, evin eski camları zangırdadı. Annem mutfaktan başını uzattı, gözlerinde o tanıdık endişe. Babam ise elleri simsiyah, üstü başı yağ içinde, bana sadece sessizce baktı. O an, içimdeki öfke ve utanç birbirine karıştı.
Benim adım Elif. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde büyüdüm. Babam, Mahmut Usta, mahalledeki tek motosiklet tamircisiydi. Ellerinin çatlaklarında biriken yağ, tırnaklarının arasına işlemişti; ne kadar yıkasa da çıkmazdı. Okuldan eve dönerken, babamın dükkanının önünden geçerken başımı öne eğerdim. Arkadaşlarımın babaları takım elbiseyle işe giderken, benim babam yamalı pantolonuyla, eski bir taburede oturur, müşterileriyle çay içerdi.
En yakın arkadaşım Zeynep’in babası hastanede başhekimdi. Evleri üç katlıydı, bahçesinde havuz vardı. Anneleri her zaman parfüm kokardı, evlerinde vanilyalı mumlar yanardı. Benim evim ise hep motor yağı ve eski lastik kokardı. Annem sabahları temizlikçilik yapar, akşamları yorgun argın eve dönerdi. Ben ise hep başka bir hayatın hayalini kurardım; temiz, gösterişli ve sorunsuz bir hayatın…
Lisede işler daha da zorlaştı. Sınıf arkadaşlarım hafta sonları AVM’lerde buluşur, pahalı kafelerde otururdu. Benim harçlığım çoğu zaman yol parama bile yetmezdi. Bir gün Zeynep’in doğum günü partisine davet edildim. Annem bana ikinci el bir elbise aldı, ama ben aynada kendime bakınca gözyaşlarımı tutamadım. “Neden bizim de paramız yok? Neden babam başka bir iş yapmıyor?” diye anneme bağırdım. O ise sessizce saçımı okşadı: “Baban seni çok seviyor Elif, elinden gelenin en iyisini yapıyor.”
Ama ben anlamadım. O gece partide herkesin babası geldi; takım elbiseler, pahalı arabalar… Babam ise dükkanından çıkıp beni almak için geldiğinde üstü yine yağ içindeydi. Arkadaşlarımın alaycı bakışlarını hissettim. Eve dönerken arabada sessizlik vardı. Babam sadece “Üzgünüm kızım, başka kıyafetim yoktu,” dedi. O an ona hiç cevap vermedim.
Üniversiteyi kazanmak için çok çalıştım. İstanbul Üniversitesi’nde işletme okumaya başladım. Evden uzaklaşmak bana iyi geldi sandım; ama içimdeki boşluk büyüdü. Yurt odasında geceleri ağladığım çok oldu. Babam her hafta sonu arardı: “Bir şeye ihtiyacın var mı kızım?” Ben ise çoğu zaman kısa keserdim konuşmaları.
Bir gün annem aradı: “Baban hastaneye kaldırıldı Elif.” Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Hemen otobüse atlayıp eve koştum. Babam kalp krizi geçirmişti; yoğun bakımdaydı. Onu camın arkasından izlerken içimdeki tüm öfke ve utanç yerini pişmanlığa bıraktı. O an anladım ki, babamı kaybetmekten korkuyordum.
Babam iyileşti ama eskisi gibi olamadı. Dükkanı kapatmak zorunda kaldı; evde daha çok vakit geçirmeye başladı. Bir gün eski motosikletini garajdan çıkardı ve bana uzattı: “Senin olsun Elif, belki sen benden daha uzağa gidersin.” O an gözlerim doldu; ilk kez babama sarıldım ve ağladım.
O günden sonra her pazar sabahı o motosiklete atlayıp Boğaz’a doğru sürdüm. Rüzgar saçlarımı savururken, babamın bana öğrettiği her şeyi düşündüm: Dürüstlük, çalışkanlık ve sevgi… Bir gün Zeynep’le tesadüfen karşılaştık. Lüks arabasından indi, beni motosikletin üstünde görünce şaşırdı: “Sen… Elif? Bu motor senin mi?” Gülümsedim: “Babamdan yadigar.”
Zeynep’in gözlerinde bir anlık kıskançlık gördüm; çünkü onun babasıyla hiç böyle bir bağı olmamıştı. O an anladım ki, gerçek zenginlik para ya da gösterişte değilmiş; insanın ailesiyle kurduğu bağdaymış.
Şimdi her pazar babamla birlikte garajda motoru temizliyoruz. Annem çay getiriyor, eski günlerden konuşuyoruz. Artık babamdan utanmıyorum; tam tersine onunla gurur duyuyorum.
Bazen düşünüyorum: Acaba başka kaç çocuk ailesinden utandığı için gerçek sevgiyi kaçırıyor? Siz hiç ailenizden utandınız mı? Yoksa benim gibi geç mi anladınız kıymetlerini?