Kurtuluş İçin Kaçış: Annemin Gölgesinde Sıkışan Evliliğim

“Senin annen yine başladı Mine, ben artık dayanamıyorum!” diye bağırdı Emre, mutfağın kapısını hızla kapatırken. O an, elimdeki çay bardağı titredi, içindeki sıcaklık avuçlarımı yaktı. Annem ise salonda, televizyonun sesini biraz daha açıp, “Benim evimde kimse bana sesini yükseltemez!” diye homurdandı. O an, iki ateş arasında kaldığımı hissettim; bir yanda doğduğum evin sıcaklığı, diğer yanda kurduğum yuvanın çatırdayan temelleri.

Her şey, üç yıl önce Emre’yle evlenip İstanbul’dan Eskişehir’e taşındığımızda başladı. Annem, babamı kaybettikten sonra yalnız kalmıştı ve ben de ona yakın olmak için aynı mahallede bir ev tuttum. Başlarda her şey yolundaydı; annem sık sık bize gelir, yemek yapar, torun hayalleri kurardı. Ama zamanla, annemin varlığı gölge gibi üzerimize çökmeye başladı. Emre’nin her hareketini eleştiriyor, “Bizim zamanımızda böyle miydi?” diyerek beni de sürekli sorguluyordu.

Bir akşam, Emre işten yorgun argın geldiğinde annem yine evdeydi. Sofrada sessizce yemek yerken annem birden, “Emre oğlum, senin maaşınla bu ev nasıl dönüyor? Mine hiç çalışmıyor, yazık değil mi sana?” dedi. Emre’nin yüzü bir anda asıldı. Ben utancımdan başımı önüme eğdim. O gece ilk defa Emre bana, “Senin annenle böyle devam edemem Mine. Ya ona mesafe koyarsın ya da ben bu evde huzur bulamam,” dedi.

O günden sonra her şey daha da zorlaştı. Annem, Emre’nin bana olan sevgisini kıskanıyor gibiydi. Sürekli arıyor, “Beni unuttun mu?” diye sitem ediyor, bazen de habersizce kapımızı çalıyordu. Bir gün işten eve döndüğümde Emre’yi salonda tek başına buldum. Yüzü bembeyazdı. “Annen bugün bana çok ağır konuştu. Ben artık dayanamıyorum Mine,” dedi ve odasına kapandı.

O gece sabaha kadar ağladım. Annemi kaybetmekten korkuyordum; o benim tek dayanağımdı. Ama Emre de benim hayat arkadaşım, yuvamdı. İki ateş arasında yanıyordum. Ertesi gün anneme gittim. “Anne, lütfen biraz daha az gel, Emre’yle aramız bozuluyor,” dedim. Annem gözlerimin içine bakmadan, “Sen de herkes gibi kocanın sözüyle anneni mi bırakacaksın? Ben seni tek başıma büyüttüm!” diye bağırdı.

O günden sonra annemle arama mesafe koymaya çalıştım ama o her defasında beni vicdanımla vurdu. “Baban ölürken bana ‘Mine’ye sahip çık’ demişti,” diyordu. Her seferinde içim eziliyordu. Emre ise gittikçe içine kapanıyor, evde huzur kalmıyordu.

Bir gün Emre valizini topladı. “Ben bir süreliğine anneme gidiyorum Mine. Düşün taşın, ya annenle yaşarsın ya da benimle yeni bir hayat kurarsın,” dedi. O an dünya başıma yıkıldı. Annemi aradım, ağlayarak durumu anlattım. O ise sadece, “Beni bırakıp gidecek misin?” dedi.

Gecelerce uyuyamadım. Kendi kendime sordum: Bir kadın hem annesini hem eşini aynı anda mutlu edebilir mi? Yoksa mutlaka birinden vazgeçmek mi gerekir? Sonunda Emre’ye mesaj attım: “Konuşmamız lazım.”

Bir kafede buluştuk. Gözlerim şişmişti ağlamaktan. “Emre, ben annemi bırakamam ama seni de kaybetmek istemiyorum,” dedim. O ise sessizce elimi tuttu: “Ben senin yanında olmak istiyorum ama annenle değil.”

O an karar verdim; Eskişehir’den taşınacaktık. Anneme bunu söylediğimde gözyaşlarına boğuldu: “Beni yalnız bırakıyorsun!” dedi. İçim parçalandı ama başka çarem yoktu.

İstanbul’a taşındık; annemle aramıza mesafe girdi ama telefonlar hiç susmadı. Her konuşmamızda suçluluk duygusu içimi kemirdi. Emre’yle aramız düzeldi mi? Evet, biraz daha huzurluyduk ama ben her gece annemin yalnızlığını düşünerek ağladım.

Şimdi bazen düşünüyorum: Bir kadının en büyük savaşı kendi annesiyle mi olur? Yoksa aile olmak için kendi ailesinden vazgeçmek zorunda mı kalır? Siz olsanız ne yapardınız?