Oğlum ve Gelinimle Aynı Evde: Fedakarlıklarımın Bedeli
“Yeter artık, Zeynep! Bir gün de şu mutfağı bana bırak, ben de bir çay demleyeyim!” diye bağırdı gelinim Elif, sabahın köründe. Oğlum Murat ise her zamanki gibi telefonuna gömülmüş, hiçbir şey duymamış gibi yaptı. İçimde bir öfke kabardı ama sustum. Yıllarca sustum zaten. Çünkü ben, oğlumu tek başıma büyütmüş bir kadındım. Kocam Yusuf, Murat daha üç yaşındayken bizi terk ettiğinde, herkes bana “Sen bu çocuğu tek başına nasıl büyüteceksin?” diye sormuştu. Ben de herkese inat, Murat’ı en iyi şekilde yetiştireceğime yemin etmiştim.
O günden sonra hayatım sadece Murat oldu. Sabahları temizlik işlerine gider, akşamları komşuların çocuklarına bakardım. Kendi yemedim, ona yedirdim. Kendi giymedim, ona giydirdim. Okulda başarılı olsun diye geceleri başında bekledim, hasta olduğunda sabahlara kadar başında dua ettim. Bir gün büyüyüp bana sahip çıkar, bana destek olur diye hayal ettim hep. Ama şimdi, altmış yaşımı geçmişken, oğlum ve gelinimle aynı evde yaşarken, kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim.
Elif mutfağı toplarken bardakları hışır hışır lavaboya vurdu. “Anne, şu eski tabakları atsan da yenilerini alsak diyorum. Hem misafir gelince utanıyorum,” dedi. O tabaklar benim çeyizimden kalma; her birinin hatırası var. Ama Elif’in gözünde sadece eski birer eşya. Murat ise hâlâ telefonunda, arada bir Elif’in tarafını tutan bakışlar atıyor bana. İçim acıyor ama belli etmiyorum.
Bir akşam Murat işten eve geldiğinde yorgun olduğunu söyledi. “Anne, Elif’le biraz ilgilensen de ben dinlensem?” dedi. Oysa Elif bütün gün evdeydi, ben ise pazardan dönerken iki poşet patatesi zar zor taşımıştım. Yine de sesimi çıkarmadım. Çünkü annelik böyle bir şeydi; hep kendinden vermekti.
Ama zamanla işler değişti. Elif’in bana olan tahammülü azaldı, Murat ise aramızda köprü olmak yerine duvar oldu. Bir gün Elif’in annesi aradı; telefonda yüksek sesle “Kızım, kaynanan sana eziyet mi ediyor?” diye sordu. Elif de “Yok anneciğim, ama bazen çok karışıyor,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. Ben mi karışıyordum? Ben mi onların hayatını zorlaştırıyordum? Oysa bu evde hâlâ benim emeğim vardı; bu eşyalar, bu duvarlar benim alın terimdi.
Bir gece Murat’la otururken cesaretimi topladım: “Oğlum, ben artık yoruldum. Biraz da siz bana destek olun istiyorum.” Murat başını kaldırmadan “Anne, biz de zor geçiniyoruz. Hem Elif’in psikolojisi bozuldu; seninle aynı evde yaşamak ona ağır geliyor,” dedi. Sanki ben yükmüşüm gibi… Sanki yıllarca onların iyiliği için kendimi harcamamışım gibi…
O günden sonra evdeki hava daha da soğudu. Elif bana selam vermemeye başladı. Murat ise işten geç gelip erkenden odasına çekiliyordu. Akşam yemeklerinde üç kişi aynı masada oturuyor ama kimse kimseyle konuşmuyordu. Bir gün Elif’in arkadaşları geldi; ben mutfakta çay hazırlarken “Kaynananla yaşamak ne zor ya!” dediğini duydum. O an gözlerim doldu ama ağlamadım. Çünkü anneler ağlamazdı.
Bir sabah Elif kapının önünde valiz hazırlıyordu. “Anneciğim, biz birkaç gün anneme gideceğiz,” dedi Murat. O an anladım ki bu evde fazlalık bendim artık. Onlar gidince bütün gün evde tek başıma oturdum; duvarlara bakıp geçmişi düşündüm. Murat’ın küçüklüğünü, ilk adımlarını, okuldan mezun oluşunu… Hepsi gözümün önünden geçti.
Akşam olunca telefonum çaldı; komşum Ayşe Hanım aradı: “Seni çok üzgün gördüm Hatice abla, iyi misin?” dedi. Dayanamadım, içimi döktüm: “Ayşe Hanım, ben oğlum için yaşadım ama şimdi onun yanında kendimi yabancı hissediyorum.” Ayşe Hanım sustu, sonra “Bizim toplumda anneler hep verir ama karşılığında çoğu zaman yalnızlık alır,” dedi.
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kendi kendime sordum: Nerede yanlış yaptım? Oğluma fazla mı fedakarlık ettim? Kendi hayatımı hiç düşünmedim mi? Belki de Murat’a fazla yük bindirdim; belki de ona kendi ayakları üzerinde durmayı öğretmedim… Ama hangi anne çocuğunu düşünmez ki?
Bir hafta sonra Murat ve Elif döndü; ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Artık evde konuşmalar azaldı, göz göze gelmemeye başladık. Bir gün Murat işten erken geldi; “Anne,” dedi, “Elif’le ayrı eve çıkmak istiyoruz.” O an içimde hem bir acı hem de bir rahatlama hissettim. Yıllarca hayalini kurduğum aile sıcaklığı yerini sessizliğe bırakmıştı.
Şimdi evde yine yalnızım; eski fotoğraflara bakıp geçmişi düşünüyorum. Belki de annelik böyle bir şeydir: Hep verirsin ama sonunda elinde sadece hatıralar kalır…
Sizce bir anne ne zaman kendi hayatını düşünmeli? Fedakarlığın sınırı nerede olmalı? Yorumlarınızı bekliyorum…