Bir Bayram Sofrasında Yalnızlık: Elif’in Hikayesi

“Elif, kalksana sofraya! Herkes seni bekliyor!” Annemin sesi, mutfağın kapısından içeri dolduğunda, ellerim titreyerek bulaşıkları yıkamaya çalışıyordum. Oğlum Efe, arka odada incecik bir sesle ağlıyordu. İçimde bir yer, “Dayanamayacaksın,” diye fısıldıyordu ama kimseye belli etmemeye çalıştım. Serkan ise salonda, babamla futbol konuşuyordu; sanki evde yeni doğmuş bir bebek yokmuş gibi rahattı.

Bayramdı. Herkesin yüzünde sahte bir huzur, sofrada çeşit çeşit yemekler… Ama ben, gözlerimin önünde kararan dünyamda tek başıma boğuluyordum. Efe’yi emzirdikten sonra, mutfağa döndüm. Annem, “Kızım, biraz kendine bak. Çok solgunsun,” dedi ama sonra hemen sofradaki eksik mezeye döndü. Kimse gerçekten duymuyordu beni.

Serkan’a kaç kez söyledim: “Biraz yardım et, Efe’yi kucağına al, ben de iki dakika dinleneyim.” O ise her defasında ya telefonu kurcalıyor ya da “Sen annesin, daha iyi anlarsın,” diyordu. Geceleri Efe ağladığında, gözlerini bile açmadan sırtını dönüyordu bana. Uykusuzluk, yorgunluk ve yalnızlık… Hepsi üst üste bindi.

O gün sofrada herkes kahkahalar atarken, ben başım dönüyor diye kalkıp mutfağa geçtim. Bir anlığına gözlerim karardı. Sonra her şey bulanıklaştı; yere düşerken annemin çığlığını duydum: “Elif!”

Gözümü açtığımda, başımda annem, babam ve Serkan vardı. Annem ağlıyordu. Babam ise şaşkın ve öfkeliydi: “Kızım, ne oldu sana böyle?”

Serkan ise hâlâ anlamamış gibiydi: “Bir şeyin yoktur herhalde, Elif. Belki tansiyonun düştü.”

O an içimde bir şey koptu. “Ben iyi değilim,” dedim titrek bir sesle. “Yalnızım. Her şeyi tek başıma yapıyorum. Yardım istiyorum ama kimse duymuyor.”

Annem bana sarıldı ama yine de gözleriyle sofradaki misafirlere bakıyordu; sanki ailemizin ayıbı ortaya çıkmasın ister gibi. Babam ise Serkan’a döndü: “Oğlum, sen de biraz elini taşın altına koysan diyorum.”

Serkan’ın yüzü asıldı. “Ben çalışıyorum baba! Elif evde zaten…”

Sözünü kestim: “Evde olmak demek her şeyi tek başına yapmak demek mi? Ben de insanım! Uykusuzum, yorgunum, korkuyorum!”

O an sessizlik oldu. Herkes birbirine bakıyordu. Sanki ilk defa beni gerçekten görüyorlardı.

O gece Efe’yi uyuturken ağladım. Annem kapıdan sessizce girdi, yanıma oturdu. “Kızım,” dedi, “Bizim zamanımızda da böyleydi… Ama sen haklısın. Yalnız kalmamalısın.”

Ertesi sabah Serkan’la konuşmak istedim. O ise hâlâ savunmadaydı: “Ben çalışıyorum Elif! Senin işin evde çocukla ilgilenmek.”

“Benim işim mi? O senin de çocuğun!” dedim öfkeyle. “Efe sadece benim sorumluluğum değil!”

İlk defa Serkan’ın gözlerinde bir tereddüt gördüm. Sonra başını eğdi: “Bilmiyorum nasıl yapacağımı… Korkuyorum yanlış yaparım diye.”

İçimdeki öfke biraz olsun yumuşadı. “Yanlış yapabilirsin ama denemelisin! Ben de her şeyi bilmiyorum ki… Sadece birlikte olmamız lazım.”

O günden sonra Serkan ufak ufak değişmeye başladı. Efe’yi kucağına aldı, altını değiştirmeyi öğrendi. Bazen yine bocaladı ama en azından denedi.

Ailemin beklentileri ise kolay kolay değişmedi. Annem hâlâ bana “Kocanı üzme,” diyor; babam ise Serkan’a arada laf çakıyor. Ama ben artık kendimi daha fazla savunabiliyorum.

Bir gün Efe’yi parka götürdüğümüzde yanımıza komşumuz Ayşe abla geldi. “Elif, seni çok güçlü görüyorum,” dedi. Gülümsedim ama içimde fırtınalar vardı.

Güçlü müyüm gerçekten? Yoksa sadece mecbur muyum?

Bazen düşünüyorum: Bir kadının sesi duyulmadığında ne olur? Biz ne zaman gerçekten eşit olacağız? Sizce annelik ve evlilikte yük hep kadının omzunda mı kalmalı?