Bir Tabak Hatırası: Annemle Hesaplaşmam

“Anne, hep cimri olduğumu söylerdin ya,” dedi kızım Derya, gözlerinde hafif bir alay parıltısıyla, “o yüzden senin çeyiz takımını halama verdim.” Bir an için zaman durdu sanki. Elimdeki çay bardağı titredi, dudaklarımda yarım kalmış bir tebessüm dondu. O an, yıllar önce annemin bana yaşattığı o tanıdık sızı, göğsümde yeniden yankılandı.

Çocukken, evimizde oyuncaklar uzun süre kalmazdı. Annem, Nevin Hanım, mahalledeki komşulara giderken elimdeki en sevdiğim bebeği ya da yeni alınmış bir kitabı yanına alır, “Ayşe’nin kızı çok istiyormuş, sen büyüdün artık,” derdi. O anlarda içimde bir boşluk oluşurdu; sanki ben büyüdükçe bana ait olan her şey elimden kayıp gidiyordu. Bir gün, anneme ağlayarak sordum: “Anne, neden hep benim eşyalarımı başkalarına veriyorsun?” Annem gözlerini kaçırdı, “Paylaşmak güzeldir kızım, hayatta her şey bizim değil,” dedi. Ama o yaşta paylaşmak ile vazgeçmek arasındaki farkı anlayamıyordum.

Yıllar geçti. Üniversiteye başladığımda İstanbul’a taşındım. Kendi başıma bir hayat kurmaya çalışırken, annemin bana bıraktığı o alışkanlıkla mücadele ettim. Eşyalarıma sıkı sıkıya tutunuyor, kimseye bir şey vermek istemiyordum. Arkadaşlarım arasında ‘biriktirici’ olarak anılmaya başladım. Herkes eski kıyafetlerini bağışlarken ben dolabımdaki her parçaya bir anlam yüklüyordum. Sanki kaybettiklerimin acısını telafi etmeye çalışıyordum.

Evlenip anne olduğumda ise işler değişti. Kızım Derya doğduğunda, ona en güzel oyuncakları aldım, odasını renkli kitaplarla doldurdum. Ama içimde hep bir korku vardı: Ya ben de annem gibi olursam? Ya Derya da benim gibi eksik hissederse? Bu korkuyla ona fazlasıyla sahip çıkmaya başladım. Her istediğini almaya çalıştım, hiçbir eşyasını başkasına vermedim. Fakat zamanla Derya’nın paylaşmayı bilmediğini fark ettim. Okulda arkadaşlarıyla kavga ediyor, oyuncaklarını kimseyle paylaşmak istemiyordu.

Bir gün okuldan aradılar. Derya’nın sınıfında bir çocukla kavga ettiğini söylediler. Eve geldiğinde yüzü asıktı. “Anne,” dedi, “Neden kimse bana ait olan şeyleri istemiyor? Ben de kimseye vermek istemiyorum.” O an annemin bana söylediği sözler kulaklarımda çınladı: “Paylaşmak güzeldir kızım.” Ama ben bu sözü hiç hissetmemiştim ki…

Yıllar sonra, annem vefat ettiğinde evdeki eski eşyaları toplarken çocukluğumdan kalan bir tabak buldum. Üzerinde solmuş bir çiçek deseni vardı. O tabağı elime aldığımda gözlerim doldu; bu tabak bana ait olan nadir şeylerden biriydi ve annem onu kimseye vermemişti. O an anladım ki, bazen bir eşya sadece eşya değildir; geçmişin, sevginin ve kaybın sembolüdür.

Derya büyüdü, üniversiteyi kazandı ve başka bir şehre taşındı. Evde yalnız kaldığım akşamlarda annemi daha iyi anlamaya başladım. Belki de o da kendi annesinden böyle görmüştü; belki de hayatın zorlukları arasında paylaşmayı bir kurtuluş olarak görüyordu. Ama ben onun mirasını taşırken hem kendimle hem de kızımla hesaplaşmak zorunda kaldım.

Geçen hafta Derya ziyarete geldiğinde eski çeyiz takımımı bulmuştu. “Anne,” dedi gülerek, “Bunu halama verdim. Sen hep paylaş derdin ya…” O an içimde bir fırtına koptu. Kızgın mı olmalıydım yoksa gurur mu duymalıydım? Derya’nın gözlerinde kendi çocukluğumu gördüm; kaybetmenin acısını ve paylaşmanın karmaşık duygusunu.

O gece uzun uzun düşündüm. Annemin bana bıraktığı miras sadece eski eşyalar değildi; aynı zamanda duygusal bir yük ve aile içi bir çatışmaydı. Kendi anneliğimde ise bu mirası dönüştürmeye çalıştım ama tam anlamıyla başarabildim mi bilmiyorum.

Şimdi size soruyorum: Bir eşya gerçekten sadece eşya mıdır? Yoksa geçmişimizin ve ailemizin izlerini mi taşır? Sizce paylaşmak her zaman iyileştirir mi yoksa bazen daha derin yaralar mı açar?