Yaklaşamayan Kalpler: Bir Hemşirenin Sessiz Çığlığı
“Elif, hastanın tansiyonu yine düştü! Hemen gel!” diye bağırdı Ayşe abla, koridorun ucundan. Ellerim titreyerek eldivenlerimi giyerken, içimdeki fırtınayı kimse göremiyordu. O an, sadece hastamın hayatı değil, kendi hayatım da pamuk ipliğine bağlıydı sanki. Nöroloji servisinde bir gece daha… Herkesin derdi kendine ağır, ama benim yüküm başkaydı.
Ben Elif Yılmaz. 29 yaşındayım, İstanbul’da bir devlet hastanesinde hemşireyim. Her gün onlarca insanın acısına dokunuyorum ama kendi acımı kimse bilmiyor. Annemle babam, Anadolu’dan göç etmiş, geleneklerine sıkı sıkıya bağlı insanlar. Onların gözünde ben hâlâ küçük kızlarıyım; ne zaman büyüdüm, ne zaman kendi hayatımı kurmak istedim, anlamadılar.
Bir yıl önceydi… Hastanede yeni bir doktor başlamıştı: Doktor Cemil Kaya. İlk görüşte bir şey hissettim mi bilmiyorum ama onunla her karşılaştığımda kalbim hızlanıyordu. Cemil Bey’in gözlerinde bir hüzün vardı; sanki o da benim gibi yalnızdı bu kalabalık şehirde. Bir gün gece nöbetinde, çay molasında yan yana oturduk. Sessizliği Cemil bozdu:
“Elif Hanım, siz hiç mutlu musunuz burada?”
Bir an duraksadım. “Bazen… Ama çoğu zaman değil,” dedim. O gece saatlerce konuştuk; çocukluğumuzdan, ailelerimizden, hayallerimizden… O günden sonra her nöbette birbirimizi arar olduk.
Ama işte, hayat bu kadar basit değildi. Cemil’in ailesi de Anadolu’dan gelmişti ama onlar daha muhafazakâr, daha katıydı. Bir gün bana şöyle dedi:
“Annem seni tanımak istiyor ama… Biliyor musun, bizim orada hemşirelik pek makbul bir meslek sayılmaz. Hele kadınsan…”
İçimden bir şeyler koptu o an. Onca yıl okumuşum, insanlara yardım ediyorum ama hâlâ ‘kadın’ olduğum için küçümseniyorum. Cemil’in bakışlarında da bir çaresizlik vardı.
Ailem de Cemil’i istemedi. “Doktor olacakmış da ne olmuş? Bizim kızımızı alıp başka şehre götürecekmiş! Hem senin işin ne olacak? Kadın kısmı gece nöbetine kalır mı?”
Her iki aile de birbirimizi istemiyordu. Biz ise birbirimize dokunmaya bile korkuyorduk; ne zaman bir araya gelsek, gözlerimizde yasak bir sevdanın ağırlığı vardı.
Bir akşamüstü, hastanenin arka bahçesinde buluştuk. Cemil ellerimi tuttu, ilk defa bu kadar yakın olmuştuk.
“Elif, ben seni çok seviyorum ama ailem asla razı olmayacak. Senin de aileni biliyorum… Ne yapacağız?”
Gözlerim doldu. “Bilmiyorum Cemil… Belki de biz hiç kavuşamayacağız.”
O günden sonra aramızda görünmez bir duvar örüldü. Hastanede karşılaştığımızda selamlaşıyor, göz göze gelmemeye çalışıyorduk. İçimde bir boşluk büyüyordu; ne ailemden vazgeçebiliyordum ne de ondan.
Bir gece nöbetinde annem aradı. “Elif, bak kızım… Komşunun oğlu seni istiyor. Hem işi var, ailesi düzgün. Artık yaşın da geçti…”
Telefonu kapattığımda gözyaşlarımı tutamadım. O an Cemil’i aramak istedim ama yapamadım. Kendi hayatımı yaşamak bu kadar mı zordu? Neden hep başkalarının istekleriyle yaşamak zorundaydım?
Bir sabah servis çok yoğundu; yaşlı bir hasta fenalaştı. Herkes panik içindeydi. O an Cemil koşarak geldi ve birlikte müdahale ettik. Hastayı kurtardık ama göz göze geldiğimizde ikimizin de gözlerinde aynı soru vardı: “Biz neden bu kadar yalnızız?”
O günün akşamı Cemil beni dışarı çağırdı. “Elif, kaçalım mı?” dedi fısıltıyla.
Bir an için her şeyi bırakıp gitmek istedim; ailemi, işimi, korkularımı… Ama sonra annemin yüzü geldi gözümün önüne; babamın sessiz bakışı…
“Yapamam Cemil… Onları bırakamam.”
Cemil’in gözleri doldu. “Ben de…” dedi sadece.
O günden sonra birbirimize daha da uzaklaştık. Hayat devam etti; ben yine hastanede nöbet tuttum, yine başkalarının acısına derman olmaya çalıştım. Ama kendi yarama hiçbir ilaç bulamadım.
Bir gün annemle tartıştık. “Senin yüzünden mutlu olamıyorum!” diye bağırdım ona.
Annem sessizce ağladı. “Biz senin iyiliğini istiyoruz kızım…”
O gece sabaha kadar ağladım. Sabah işe giderken aynada kendime baktım; gözlerimin altı mosmordu ama maskemi takıp işe gittim.
Ayşe abla yanıma geldi: “Kızım, sen iyi misin? Bak, insan bazen kendi mutluluğunu seçmeli…”
Ama nasıl? Toplumun baskısı, ailemin beklentileri ve kendi korkularım arasında sıkışıp kalmıştım.
Şimdi burada yazarken düşünüyorum: Biz neden kendi hayatımızı yaşayamıyoruz? Neden hep başkalarının mutluluğu için kendi kalbimizi susturuyoruz?
Siz olsanız ne yapardınız? Sevdiğiniz için her şeyi bırakıp gider miydiniz, yoksa ailenizin yanında kalıp içinizdeki aşkı gömer miydiniz?