Yıllar Sonra Eve Dönüş: Bir Babanın Sessiz Çığlığı
“Baba, bu gece kalmasan daha iyi olur.”
Oğlum Emir’in sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. Kapının önünde, elimde eski bir valizle öylece kalakaldım. Yıllarca Almanya’da, soğuk fabrikalarda çalışırken, her gece hayalini kurduğum o aile sıcaklığı… Meğer ne kadar uzaktaymış bana.
1979’da, henüz yirmi yaşındayken, İstanbul’un kenar mahallesinden çıkıp Münih’e gitmiştim. Annem, “Oğlum, oralarda yalnız kalırsın,” demişti. Ama ben çocuklarımın, benim gibi yokluk görmemesi için her şeye razıydım. Yıllar geçti, evlendim, iki oğlum oldu: Emir ve Kerem. Onlar İstanbul’da anneleriyle büyüdü, ben ise her yaz izne geldiğimde birkaç haftalığına baba olabildim sadece.
Her ay maaşımın çoğunu eve gönderdim. Çocuklarım iyi okullarda okusun diye, eşim rahat etsin diye… Sonra biriktirdim, onlara İstanbul’un güzel semtlerinde birer daire aldım. “Baba, büyüyünce seninle gurur duyacağız,” derlerdi telefonda. Ben de her seferinde gözyaşlarımı yastığıma akıtırdım.
Ama zaman geçti. Çocuklar büyüdü, ben yaşlandım. Eşim kansere yakalandı; son günlerinde yanında olamadım. O günlerde içimde bir şeyler koptu. “Artık dönmeliyim,” dedim kendi kendime. Emekli oldum, eşyalarımı topladım ve İstanbul’a döndüm.
İlk gün Emir’in kapısını çaldım. İçeriden çocuk sesleri geliyordu; torunlarım… Onları ilk defa görecektim. Kapıyı gelinim açtı, yüzünde tuhaf bir gerginlik vardı.
“Hoş geldiniz Hasan Bey,” dedi soğukça. “Emir işten birazdan gelir.”
Oturma odasında beklerken duvardaki aile fotoğraflarına baktım. Ben yoktum hiçbirinde. Sanki bu evde hiç yaşamamıştım.
Emir geldiğinde sarılmak istedim. O ise mesafeli bir şekilde elimi sıktı.
“Baba, hoş geldin. Ama keşke haber verseydin…”
O an anladım ki, ben artık bu evin misafiriydim. Akşam olunca, “Baba, çocuklar erken yatıyor, ev biraz küçük… Belki yarın görüşürüz,” dedi Emir.
O gece sokakta yürürken içimde bir boşluk vardı. Kerem’i aradım; o da işten yeni çıkmıştı.
“Baba, ben de evde değilim. Yarın buluşalım mı?”
Bir otelde kalmak zorunda kaldım. O gece eski günleri düşündüm: Annemin sıcak çorbasını, babamın bana sarılışını… Ben ise çocuklarıma sadece para göndermiştim; sevgimi değil.
Ertesi gün Kerem’le buluştum. Bir kafede oturduk; gözleri telefonda, aklı başka yerdeydi.
“Baba, Almanya nasıldı? Orada hayat kolay mıydı?”
“Zordu oğlum… Ama sizin için katlandım.”
Kerem başını kaldırmadan, “Biliyorum baba… Ama artık herkesin düzeni var,” dedi.
O an anladım ki, yıllar boyunca verdiğim emekler sadece maddi olarak kalmıştı; aramızdaki duvarları yıkmaya yetmemişti.
Bir hafta boyunca çocuklarımı görmek için uğraştım. Her seferinde bir bahane buldular: İşleri vardı, çocukları hastaydı, evleri kalabalıktı… Oysa ben onlara evler almıştım; şimdi ise hiçbirinin kapısı bana açık değildi.
Bir akşam Emir’le telefonda tartıştık:
“Baba, sen bizim için çok şey yaptın ama… Biz de kendi hayatımızı kurduk. Herkesin alışkanlıkları değişti.”
“Ben sizin babanız değil miyim Emir? Bir gece bile misafir edemeyecek kadar mı yabancılaştık?”
Uzun bir sessizlik oldu telefonda.
“Baba… Annemin ölümünden sonra her şey değişti. Sen yoktun… Biz alıştık sensizliğe.”
O an içimde bir şeyler kırıldı. Yıllarca çalışıp biriktirdiğim paralarla aldığım evler, arabalar… Hiçbiri bana bir aile sıcaklığı getirmemişti.
Bir gün mahallede eski arkadaşlarımdan Mehmet Abi’yle karşılaştım.
“Hasan, hoş geldin! Çocuklar nasıl?”
Başımı eğdim.
“İyiler… Ama ben onlara yabancıyım artık.”
Mehmet Abi omzuma dokundu:
“Gurbetin en acı tarafı bu işte kardeşim. Para gönderirsin ama sevgini gönderemezsin.”
O günden sonra kendime küçük bir ev tuttum. Her sabah camdan dışarı bakıp geçen çocukları izliyorum. Torunlarımı uzaktan görüyorum bazen; yanlarına gitmeye cesaret edemiyorum.
Bir gün Emir aradı:
“Baba, doğum günün yaklaşıyor… Belki birlikte kutlarız.”
İçimde bir umut yeşerdi ama biliyorum ki hiçbir kutlama o kaybolan yılları geri getirmeyecek.
Şimdi düşünüyorum: Acaba yanlış mı yaptım? Onlara daha fazla zaman ayırsaydım, daha az para gönderseydim… Belki de gerçek aile sıcaklığını kaybettik hep birlikte.
Sizce fedakarlıklarımızın karşılığını her zaman alabilir miyiz? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?