Bir Kavşakta Kalan Vicdan: Göz Göze Gelmekten Korkmak
“Baba, neden durduk?” diye sordu kızım Elif, arka koltuktan başını uzatıp. O an, önümdeki kavşakta yavaşlayan kalabalığın arasından yükselen bir çığlık, içimde bir şeyleri yerinden oynattı. Akşamın alacakaranlığında, Kadıköy’ün o dar sokaklarından birinde, arabamı kenara çekmiştim. Elif’in gözleriyle aynadan göz göze geldim; ona ne cevap vereceğimi bilemedim. Çünkü ben de bilmiyordum neden durduğumu, ya da neden devam etmediğimi…
Kavşakta, yaşlı bir adam yere yığılmıştı. Etrafında üç-beş kişi telaşla bağırıyor, kimisi telefonuna sarılmış, kimisi adamın başında eğilmişti. O an, içimden bir ses “İn, yardım et!” diye haykırıyordu; ama başka bir ses, “Kızın var yanında, bulaşma!” diyordu. Elif’in gözlerinde korku ve merak vardı. Arabadan inip gitsem, onu yalnız bırakacaktım. Ama gitmesem, içimdeki o ses susmayacaktı.
“Baba, adam iyi mi?” dedi Elif tekrar. Sesinde titrek bir endişe vardı. O an karar vermem gerekiyordu. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Birkaç adım attım ama kalabalığın arasına girmeye cesaret edemedim. Sadece uzaktan izledim. Bir kadın, “Ambulans geliyor!” diye bağırdı. Adamın yüzü bembeyazdı. Bir an göz göze geldik; ya da bana öyle geldi. O bakış… Sanki bana “Neden yardım etmiyorsun?” diye soruyordu.
Geri döndüm, arabaya bindim. Elif’in gözleri dolmuştu. “Baba, neden yardım etmedin?” dedi bu kez fısıltıyla. Cevap veremedim. Motoru çalıştırdım ve yavaşça oradan uzaklaştık. Arka koltuktan Elif’in sessizce ağladığını duydum. İçimde bir şeyler kırıldı o an.
O gece uyuyamadım. Eşim Zeynep, “Ne oldu sana böyle?” diye sorduğunda anlatamadım. Çünkü anlatırsam, kendimi daha da suçlu hissedecektim. Yatağın içinde dönüp dururken, kafamda aynı soru yankılanıyordu: Neden yardım etmedim? Korktum mu? Kızımı korumak mı istedim? Yoksa sadece başımı belaya sokmak istemedim mi?
Ertesi sabah işe giderken, radyoda bir haber duydum: “Dün akşam Kadıköy’de fenalaşan yaşlı bir adam hastaneye kaldırıldı, durumu ağır.” O an ellerim direksiyonda titredi. Ya o adam ölürse? Ben orada olsaydım, belki bir şeyler değişirdi… Belki de hiçbir şey değişmezdi ama en azından denemiş olurdum.
O gün iş yerinde kimseyle konuşmak istemedim. Masamda otururken patronum Murat Bey geldi: “Hayırdır Ahmet, suratın asık?” dedi. “Biraz yorgunum,” dedim geçiştirerek. Ama içimdeki fırtına dinmiyordu.
Akşam eve döndüğümde Elif odasında sessizce resim yapıyordu. Yanına oturdum. “Kızım,” dedim, “Dünkü olay için üzgünüm.” Bana bakmadı bile. “Baba, sen hep bana iyi insan olmayı öğrettin… Ama dün iyi biri gibi davranmadın,” dedi gözleri dolarak.
O an içimdeki utanç daha da büyüdü. Zeynep mutfaktan seslendi: “Ahmet, sofraya gelsene!” Ama ben kalkamadım yerimden.
O gece ailemle arama görünmez bir duvar örülmüştü sanki. Zeynep’le tartıştık; bana “Sen böyle yaparsan Elif’e ne örnek oluyorsun?” dedi öfkeyle. Ben de ona bağırdım: “Sen olsan ne yapardın?!” O da sustu; cevap veremedi.
Günler geçti ama içimdeki huzursuzluk geçmedi. Her sabah işe giderken o kavşağın önünden geçtim; her seferinde aynı sahneyi tekrar tekrar yaşadım kafamda. Bir gün cesaretimi topladım ve o köşe başındaki bakkala girdim.
“Geçen hafta burada bir olay olmuştu… Yaşlı bir adam fenalaşmıştı,” dedim bakkal Hüseyin Amca’ya.
“Evet evladım,” dedi başını sallayarak, “Mehmet Amca’yı diyorsun… Neyse ki kurtuldu, şimdi evinde dinleniyor.”
İçimde bir nebze rahatlama oldu ama suçluluk duygusu hâlâ oradaydı.
Bir akşam Elif’le yürüyüşe çıktık. Ona döndüm: “Kızım, bazen insanlar korkar ve yanlış kararlar verirler… Ben de korktum o gün.”
Elif elimi tuttu: “Bir dahaki sefere birlikte yardım edelim mi baba?” dedi.
Gözlerim doldu; başımı salladım.
Şimdi düşünüyorum da… Hayatımızda öyle anlar var ki; bir adım atmakla atmamak arasında gidip geliyoruz. Bazen kendimizi haklı çıkarmak için binbir bahane buluyoruz ama vicdanımızdan kaçamıyoruz.
Siz olsaydınız ne yapardınız? Korkularınızla yüzleşip yardım eder miydiniz, yoksa benim gibi arkanızı dönüp gider miydiniz?