Bir Sözün Bedeli: Kardeşim Zeynep ve Benim Hikayem
“Bunu bana yapamazsın anne! Benim de bir hayatım var!” diye bağırdım, annemin solgun ellerini tutarken. O ise gözlerini kapatıp, kısık bir sesle, “Zeynep sana emanet, Okan. Söz ver bana, ne olursa olsun onu bırakmayacaksın,” dedi. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Annemin gözleri doldu, dudakları titredi. “Ev de senin olacak oğlum… Ama Zeynep’i yalnız bırakma.”
O an verdiğim sözün, hayatımın en ağır yükü olacağını bilmiyordum. Annemi toprağa verdikten sonra, evdeki sessizlik boğucu bir hal aldı. Babam yıllar önce başka bir kadın için bizi terk etmişti; ablam Ayşe ise evlenip İzmir’e gitmişti. Geriye sadece ben ve zihinsel engelli kardeşim Zeynep kalmıştık. Zeynep’in dünyası küçüktü; oyuncak ayısı, eski radyosu ve annemin kokusu sinmiş yastığı…
İlk zamanlar her şey yolundaydı. Zeynep’in ilaçlarını saatinde veriyor, onu parka götürüyor, akşamları birlikte televizyon izliyorduk. Ama zamanla işler değişti. İşten yorgun argın döndüğümde Zeynep’in krizleriyle baş etmek zorunda kalıyordum. Komşuların bakışları, akrabaların dedikoduları… “Okan da evde kaldı, yazık,” diyorlardı. Kimse bana “Nasılsın?” diye sormuyordu.
Bir gün Ayşe aradı. “Okan, evi satmayı düşünmüyor musun? İzmir’de güzel bir daire alırız, Zeynep’i de bir bakım evine yerleştiririz.” Sesi soğuktu. “Ayşe, anneme söz verdim,” dedim. “Söz mü? Senin hayatın ne olacak peki?” dedi öfkeyle. Telefonu kapattım, gözlerim doldu.
Zeynep’in nöbetleri sıklaşmaya başladı. Geceleri uykusuz kalıyor, sabahları işe geç kalıyordum. Patronum uyardı: “Okan Bey, böyle devam edemez.” İşimi kaybetme korkusuyla titriyordum. Bir gün eve geldiğimde Zeynep mutfağı su basmış halde buldum; musluğu açık bırakmıştı. Sinirlerim boşaldı: “Yeter artık Zeynep! Ben de insanım!” diye bağırdım. O ise köşeye çekilip ağladı.
Ailemizden kimse yardım etmiyordu. Ayşe arada sırada para gönderiyor ama asla gelmiyordu. Amcamlar ise evi almak için fırsat kolluyordu. Bir gün amcam Halil geldi: “Bak oğlum, bu ev büyük sana. Sat, kurtul. Zeynep’i de devlete ver.” Gözlerimden yaşlar süzüldü: “Siz hiç annemi sevmediniz mi?” dedim. Halil amca omuz silkti: “Hayat böyle oğlum.”
Bir gece Zeynep ateşler içinde kıvranmaya başladı. Hastaneye koştuk; doktorlar epilepsi nöbeti geçirdiğini söyledi. “Bakımı zor,” dediler. “Bir bakım merkezine yerleştirmeniz daha iyi olur.” Eve dönerken Zeynep’in elini tuttum; o ise camdan dışarıya bakıyordu, gözlerinde hüzün vardı.
Aylar geçti; işimi kaybettim. Evde para kalmadı. Ayşe tekrar aradı: “Okan, artık yeter! Evi satıyoruz!” Bağırmaya başladık telefonda:
– Annemin vasiyeti!
– Vasiyet mi? Hepimiz insanız!
– Ben insan değil miyim?
Telefon elimden düştü. O gece sabaha kadar ağladım.
Bir sabah Zeynep’i yatağında hareketsiz buldum. Kalbim duracak gibi oldu. Hastaneye koştuk ama çok geçti; Zeynep’i kaybettim. O an dünyam başıma yıkıldı. Anneme verdiğim sözü tutamamıştım; kardeşimi koruyamamıştım.
Cenazede Ayşe yanıma yaklaştı: “Okan… Özür dilerim,” dedi ama gözlerinde pişmanlık yoktu. Amcam Halil ise eve göz dikmişti bile.
Şimdi o eski evde tek başıma oturuyorum; duvarlarda annemin sesi, Zeynep’in kahkahası yankılanıyor. Evin tapusu elimde ama içi bomboş…
Bazen geceleri kendi kendime soruyorum: Bir söz uğruna her şeyimi kaybetmeye değer miydi? Aile olmak sadece aynı çatı altında yaşamak mıydı? Siz olsaydınız ne yapardınız?