“Annem Asla Huzurevine Gitmeyecek!” – Bir Ailenin Sessiz Çığlığı
“Asla! Annemi huzurevine göndermeyeceğim!” diye bağırdı ablam Sevil, gözyaşları içinde. O an mutfağın ortasında, annemin titreyen elleriyle tuttuğu çay bardağı yere düşüp kırıldı. Babam sessizce başını önüne eğdi, ben ise ne diyeceğimi bilemeden duvara yaslandım. Annem, gözleriyle bir köşede duran eski sandalyeye bakıyordu; sanki orada oturursa her şey düzelecekmiş gibi.
Her şey, annemin Alzheimer teşhisiyle başladı. Önce anahtarlarını kaybetti, sonra isimleri karıştırdı. Bir sabah, mutfakta ocağı açık unuttuğunda evde yanık kokusu yayıldı. O gün, ailedeki herkesin hayatı değişti. Ablam Sevil, “Ben bakarım anneye, kimseye muhtaç etmeyiz!” dediğinde, içimde bir umut filizlenmişti. Ama gerçekler, umutlarımızdan daha ağırdı.
İlk haftalar Sevil’in evinde her şey yolundaydı. Annem torunlarıyla oynuyor, Sevil ona en sevdiği yemekleri yapıyordu. Ama zaman geçtikçe işler değişti. Annem geceleri uyanıp evin içinde dolaşmaya başladı. Bazen banyoyu bulamıyor, bazen de kapının önünde saatlerce oturuyordu. Sevil’in eşi Murat, “Bu böyle gitmez Sevil, çocuklar da korkuyor,” dediğinde ablamın gözleri doldu ama sesi çıkmadı.
Bir akşam Sevil beni aradı. Sesi titriyordu: “Daha fazla dayanamıyorum Burak. Her gece uykusuzum, Murat’la kavga ediyoruz. Annem sürekli kayboluyor, çocuklar korkuyor. Ne yapacağım?”
O an içimde bir öfke kabardı. “Sen söz verdin Sevil! Annemi huzurevine göndermeyecektik!” dedim ama sesim de titriyordu. Çünkü ben de biliyordum; anneme bakmak kolay değildi. Babam yaşlıydı, ben ise işten geç geliyordum. Eşim Elif de iki küçük çocuğumuzla zaten zorlanıyordu.
Bir süre sonra Sevil’in sabrı tükendi. Annemi apar topar bizim eve getirdi. “Biraz da siz bakın,” dedi ve kapıyı çekip gitti. Annem şaşkın gözlerle bana baktı: “Sevil nerede oğlum?”
O gece Elif’le tartıştık. “Ben çocuklara bakıyorum, sen işten yorgun geliyorsun, şimdi bir de annen… Nasıl yetişeceğiz Burak?” dedi. Haklıydı ama annemi bırakacak değildim.
Gecelerimiz uykusuz geçti. Annem bazen beni babam sanıyor, bazen de Elif’i komşu Ayşe zannediyordu. Bir gün mutfakta suyu açık bırakınca alt komşu kapıya dayandı: “Evi su bastı!” diye bağırdı. Utancımdan yerin dibine girdim.
Bir sabah babam elinde eski bir fotoğrafla geldi: “Burak,” dedi, “annenin iyiliği için belki de profesyonel yardım almalıyız.” O an içimde bir şeyler koptu. Annemi huzurevine göndermek… Bunu nasıl yapardım? Ama başka çaremiz kalmamıştı.
Aile toplantısı yaptık. Sevil ağlıyordu: “Ben sözümü tutamadım,” dedi. Murat sessizdi. Elif bana bakmıyordu bile. Babam ise gözyaşlarını saklamaya çalışıyordu.
Sonunda annemi bir huzurevine yerleştirdik. İlk gün yanında kaldım. Annem bana baktı: “Beni bırakma oğlum,” dedi fısıltıyla. O an içimde bir yara açıldı; ne desem boştu.
Haftalar geçti. Her ziyarete gittiğimde annem biraz daha içine kapanmıştı. Bir gün odasında otururken yanına yaklaştım: “Anne, nasılsın?” dedim. Bana baktı ama gözlerinde beni tanımayan bir yabancının bakışı vardı.
Bir akşam Sevil aradı: “Burak, annemi rüyamda gördüm; bana kızgın gibiydi.” O gece sabaha kadar uyuyamadım.
Ailede herkes birbirini suçlamaya başladı. Sevil bana yükü bıraktığımı söyledi, ben ona verdiği sözü tutmadığını… Babam ise sessizce köşesine çekildi.
Bir gün huzurevinden aradılar: “Anneniz hastalandı.” Koşa koşa gittim. Annem yatakta yatıyordu; elleri incecik olmuştu. Başucuna oturdum: “Anne, buradayım,” dedim.
Gözlerini açtı ve fısıldadı: “Beni unutmayın.”
O an anladım ki; ne kadar uğraşırsak uğraşalım, bazen hayat bizi en zor kararlarla baş başa bırakıyor. Vicdanımızla yüzleşmekten kaçamıyoruz.
Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız ne yapardınız? Annemi huzurevine göndermekle doğru mu yaptık, yoksa onu yalnız mı bıraktık?