Kırık Bir Hayalin Ardında: Bir Türk Ailesinin Sessiz Çığlığı
“Yeter artık! Susun!” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken. Annemle babam yine kavga ediyordu. Saat gece yarısını geçmişti ve ben, lise son sınıf öğrencisi olarak, ertesi gün gireceğim üniversite sınavını düşünmekten çok, bu evde huzur bulamamanın acısıyla kıvranıyordum. Babamın sesi, duvarları titreten bir öfkeyle yankılandı: “Senin yüzünden bu hale geldik, Zeynep!” Annem ise titrek bir sesle karşılık verdi: “Ben mi? Senin işsizliğin benim suçum mu?”
O an, içimde bir şeyler koptu. Odanın köşesinde küçülmüş, ellerimi yumruk yapmıştım. Kardeşim Elif ise yorganın altına saklanmış, sessizce ağlıyordu. O an karar verdim: Bu evde kimse mutlu değilse, ben de olmayacağım. Ama kaçacak yerim yoktu. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, üç odalı bir evde yaşıyorduk. Babam işten çıkarılmıştı; annem ise temizlik işlerine giderek evi geçindirmeye çalışıyordu. Bazen akşam yemeğinde sadece çorba ve ekmek olurdu. Ama asıl açlık, sevgiye ve huzura duyduğumuz açlıktı.
Sabah olduğunda, gözlerim şişmişti ama sınava gitmek zorundaydım. Annem kapıda bekliyordu. “Başarırsan kurtulursun bu hayattan,” dedi sessizce. O an annemin gözlerinde hem umut hem de korku gördüm. Sınav salonunda kalemim titredi; aklımda sorular değil, evdeki kavga vardı. Yine de yazdım, çizdim… Sonuçlar açıklandığında, İstanbul Üniversitesi’ni kazandığımı öğrendim. Annem sevinçten ağladı, babam ise sessizce başını salladı. Ama içimde bir boşluk vardı; sanki kazandığım şey sadece bir kaçış biletinden ibaretti.
Üniversiteye başladığımda her şeyin değişeceğini sandım. Ama gerçekler peşimi bırakmadı. Yurt odasında geceleri Elif’in mesajlarını okurken, annemin yorgun ellerini düşünürken uyuyamıyordum. Babam ise her geçen gün daha içine kapanıyor, bazen günlerce konuşmuyordu. Bir gün annem aradı: “Baban yine iş bulamadı, evde huzur yok.” O an içimde bir öfke patladı: “Anne, ben ne yapabilirim? Ben de yoruldum!” dedim ve telefonu kapattım. Sonra pişman oldum; ama artık çok geçti.
Bir gün yurtta oda arkadaşım Ayşe ile dertleşirken gözlerim doldu: “Bazen keşke başka bir ailem olsaydı diyorum,” dedim. Ayşe bana sarıldı: “Hepimizin derdi var, ama senin yükün ağır.”
O yılın sonunda babam evi terk etti. Annem perişan oldu; Elif ise daha da içine kapandı. Ben ise iki arada bir derede kaldım: Hem okulu bitirmeye çalışıyor hem de eve para göndermek için kafede garsonluk yapıyordum. Bir gün kafede çalışırken eski mahalleden tanıdık biri geldi: “Sen Zeynep’in kızı değil misin? Annen hâlâ temizlik mi yapıyor?” dedi küçümseyici bir sesle. İçimden bir şeyler koptu; utandım, öfkelendim ama cevap veremedim.
Mezuniyet günü geldiğinde herkes ailesiyle fotoğraf çektirirken ben sadece annem ve Elif’leydim. Babam gelmemişti; zaten uzun zamandır haber alamıyorduk. Annem bana sarıldı: “Sen bizim gururumuzsun,” dedi ama gözlerinde yorgunluk vardı.
İş bulmak kolay olmadı; diplomam vardı ama tecrübesizdim. Birçok yere başvurdum, çoğu geri dönmedi bile. Sonunda küçük bir yayınevinde asgari ücretle işe başladım. Hayallerim büyüktü ama gerçekler küçücüktü. Akşamları eve döndüğümde Elif’in sessizliğini, annemin yorgun bakışlarını görmek canımı yakıyordu.
Bir akşam annemle mutfakta otururken konu yine babama geldi. Annem gözlerini kaçırarak konuştu: “Belki de ben suçluyum… Onu çok zorladım.” O an anneme sarıldım: “Anne, kimse suçlu değil. Sadece hayat bazen adil davranmıyor.”
Yıllar geçti; Elif büyüdü, üniversiteyi kazandı ama o da benim gibi burs ve yarı zamanlı işlerle ayakta kalmaya çalıştı. Annem yaşlandı; elleri daha da çatladı temizlikten. Babamdan hâlâ haber yoktu.
Bir gün eski mahalleden biri aradı: “Baban hastanede yatıyor.” İçimde karmaşık duygularla hastaneye gittim. Babam zayıflamıştı; gözleri bana bakarken utanç ve pişmanlık vardı. Elimi tuttu: “Affet kızım… Ben iyi bir baba olamadım.” Gözyaşlarımı tutamadım: “Ben de iyi bir evlat olamadım belki… Ama hâlâ aileyiz.”
Babam kısa süre sonra vefat etti. Cenazesinde mahalleden birçok kişi vardı; herkes kendi hikayesini anlattı ama kimse bizim yaşadıklarımızı bilmiyordu.
Şimdi otuz yaşındayım; küçük bir evde annem ve Elif’le yaşıyorum. Hayat hâlâ zor ama artık geçmişin yükünü taşımak istemiyorum. Bazen pencereden dışarı bakıp soruyorum kendime: Biz gerçekten mutlu olmayı hak etmiyor muyduk? Yoksa her Türk ailesi gibi biz de susup kaderimize mi razı olmalıydık?
Sizce aile olmak sadece aynı çatı altında yaşamak mı? Yoksa birlikte acı çekmek mi? Yorumlarınızı merak ediyorum.