Bir Ev, İki Kardeş: Annemin Vasiyeti ve Kırık Hayaller
“Ben ölmeden bu evi kardeşinle paylaşmazsan, gözüm açık giderim, Elif!” Annemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O an mutfağın ortasında, ellerim bulaşık deterjanıyla kaplı, gözlerim dolmuştu. Annem bana bakarken gözlerinde hem bir sitem hem de bir umut vardı. Kardeşim Emre ise kapının önünde, başı öne eğik, ayakkabılarının ucunu izliyordu. O an, hayatımın bir daha asla eskisi gibi olmayacağını hissettim.
Benim için evim, huzur demekti. İstanbul’un kalabalığından kaçıp, Kadıköy’deki küçük daireme sığındığımda, her şeyden uzaklaşabiliyordum. Ama annemin hastalığı ilerleyince, ailemizin bütün sırları ve kırgınlıkları bir bir ortaya döküldü. Emre’yle aramızda yıllardır konuşulmayan bir mesafe vardı. O, babamın ölümünden sonra iyice içine kapanmış, işsiz güçsüz dolaşan birine dönüşmüştü. Ben ise üniversiteyi bitirip kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalışıyordum. Annem ise her zaman olduğu gibi aramızdaki köprü olmaya çalışıyordu.
O gün annemin hastane odasında, “Kardeşinle ilgileneceğine söz ver,” dediğinde, içimde bir öfke kabardı. “Anne, ben de insanım! Benim de yüküm var,” dedim. Ama annem gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. “Kardeş kardeşe sahip çıkmazsa kim çıkar Elif?”
Annemin vefatından sonra hayatımda ilk defa bu kadar yalnız hissettim. Cenazeden sonra eve döndüğümde, Emre kapının önünde bekliyordu. “Biraz konuşabilir miyiz?” dedi utangaç bir sesle. İçeri girdik. Salonda otururken, Emre’nin gözleri hep yerdeydi.
“Biliyorum, zor bir şey istiyorum senden,” dedi. “Ama başka gidecek yerim yok.”
Bir an sustum. İçimdeki öfkeyi bastırmaya çalıştım. “Bak Emre,” dedim, “benim de hayatım kolay değil. Bu ev küçük, düzenim var. Senin alışkanlıkların… Bilmiyorum, nasıl olacak?”
Emre başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde çaresizlik vardı. “Bir süreliğine… Söz veriyorum, iş bulur bulmaz giderim.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annemin sesi kulaklarımda yankılandı: “Kardeş kardeşe sahip çıkmazsa kim çıkar?” Sabah olduğunda kararımı verdim. Emre’ye anahtarımı verdim.
İlk günler fena değildi. Emre genelde odasında kalıyor, ben de kendi işlerime bakıyordum. Ama zamanla sorunlar başladı. Emre iş bulamıyor, evde sürekli bilgisayar başında oyun oynuyor ya da televizyon izliyordu. Buzdolabındaki yemekler hızla tükeniyor, faturalar kabarıyordu.
Bir akşam eve geldiğimde mutfakta büyük bir dağınıklık gördüm. Sinirlerim bozuldu. “Emre! Kaç kere söyledim şu bulaşıkları yıka diye!” diye bağırdım.
Emre odasından çıktı, gözleri kızarmıştı. “Ne var yani? Biraz rahat olamaz mısın? Zaten yeterince kötü hissediyorum!”
“Ben de kötü hissediyorum! Bu ev benim tek sığınağım!” dedim.
O an ikimiz de sustuk. Aramızdaki sessizlik her şeyden daha ağırdı.
Bir hafta sonra Emre’nin eski arkadaşlarından biri aradı. Ona bir iş bulmuştu; küçük bir kafede garsonluk yapacaktı. Bir umut doğdu içimde ama Emre ilk gün işten kovuldu. Patronu arayıp “Kardeşiniz müşterilere kaba davranıyor,” dediğinde utancımdan yerin dibine girdim.
O gece Emre’yle uzun uzun konuştuk.
“Emre, ne istiyorsun hayattan?” dedim.
“Bilmiyorum abla,” dedi sessizce. “Babam öldüğünden beri hiçbir şeyden keyif almıyorum.”
İçimde bir şeyler kırıldı o an. Kardeşimle yıllardır ilk defa bu kadar açık konuşuyorduk.
“Biliyor musun,” dedim, “ben de bazen çok yalnız hissediyorum.”
O gece ilk defa birlikte çay içtik ve eski günlerden konuştuk. Ama ertesi sabah yine her şey eski haline döndü.
Aylar geçti. Evdeki huzursuzluk büyüdü. Komşular bile şikayet etmeye başladı; Emre’nin gece geç saatlerde eve gelmesinden, bazen arkadaşlarını getirmesinden rahatsız oluyorlardı.
Bir gün işten eve döndüğümde Emre’yi salonda ağlarken buldum.
“Ne oldu?” dedim endişeyle.
“Elif abla… Ben galiba hiçbir şeyi beceremeyeceğim,” dedi hıçkırarak.
Yanına oturdum, omzuna dokundum. “Hepimiz bazen böyle hissederiz Emre,” dedim.
O an annemin sesi tekrar kulaklarımda yankılandı: “Kardeş kardeşe sahip çıkmazsa kim çıkar?”
Ama ben de tükenmiştim artık.
Bir akşam Emre’yle büyük bir kavga ettik. “Yeter artık! Bu evde nefes alamıyorum!” diye bağırdım.
Emre kapıyı çarpıp çıktı. O gece gelmedi.
Sabaha kadar uyuyamadım; ya başına bir şey geldiyse? Ya annemin vasiyetini yerine getiremezsem?
Sabah kapı çaldı; Emre perişan haldeydi.
“Özür dilerim abla,” dedi sessizce.
O an sarıldık ve ikimiz de ağladık.
Şimdi hâlâ aynı evdeyiz ama artık birbirimizi anlamaya çalışıyoruz. Hayat kolay değil; aile olmak ise bazen daha da zor.
Bazen düşünüyorum: Annem olmasaydı, biz hiç konuşur muyduk? Kardeşlik gerçekten kan bağı mı yoksa birlikte yaşadıklarımız mı belirler? Sizce aile olmak ne demek?