Şüphelerin Gölgesinde: Bir Kadının Sessiz Çığlığı

“Neden hâlâ oturuyorsun burada, Zeynep? Saat gece yarısını geçti.” Annemin sesi mutfağın kapısında yankılandı. Elindeki çaydanlıkla bana bakarken, gözlerinde hem endişe hem de hafif bir öfke vardı. O an, camdan dışarı bakarken kendi yansımamda gördüğüm yorgun kadının ben olduğuma inanamadım. Ellerim titriyordu, masanın kenarına sıkıca tutunmuştum.

“Uyuyamadım anne,” dedim sessizce. Gözlerimi kaçırdım. Aslında uyuyamamak değildi mesele; içimdeki şüpheler, kafamı kemiren sorular, evliliğimin sessiz çığlıklarıydı beni uykusuz bırakan.

Annem sandalyeye oturdu, bana dikkatlice baktı. “Yine mi kavga ettiniz Emre’yle?”

Başımı salladım. Gözlerim doldu ama ağlamamaya çalıştım. “Kavga değil de… Sanki artık konuşacak bir şeyimiz kalmadı. Aynı evde iki yabancı gibiyiz.”

Annem derin bir iç çekti. “Bak kızım, evlilik böyle şeylerdir. Herkesin başına gelir. Sabretmek lazım.”

Sabretmek… Bu kelimeyi o kadar çok duymuştum ki artık anlamını yitirmişti benim için. Sabretmek, susmak mıydı? Kendi hislerini yok saymak mıydı?

O sırada kapı aralandı ve Emre içeri girdi. Göz göze geldik. Yüzünde yorgun bir ifade vardı; bana bakarken dudaklarını ısırdı. “Zeynep, konuşmamız lazım,” dedi kısık bir sesle.

Annem hemen kalktı, “Ben yatayım artık,” diyerek odasına çekildi. Emre sandalyeye oturdu, ellerini masanın üstünde birleştirdi.

“Ne oldu yine?” dedim, sesim titriyordu.

“Bilmiyorum Zeynep… Son zamanlarda aramızda bir duvar var gibi hissediyorum. Sen de farkındasın, değil mi?”

Başımı salladım. “Farkındayım. Ama ne yapacağımı bilmiyorum.”

Bir süre sessizlik oldu. Sadece mutfaktaki eski buzdolabının uğultusu duyuluyordu.

Emre gözlerini kaçırdı. “İşten geliyorum, seninle konuşmak istiyorum ama ya annen burada oluyor ya da sen başka bir dünyadasın sanki.”

İçimde bir şeyler kırıldı o an. Annemle yaşamak zorunda kalmamızdan dolayı Emre’nin bana kızgın olduğunu biliyordum ama başka çaremiz yoktu. İstanbul’da kiralar ateş pahasıydı; Emre’nin maaşı yetmiyordu, benim ise iş bulmam imkânsız gibiydi. Üniversite mezunu olmama rağmen her iş görüşmesinden eli boş dönüyordum.

“Biliyorum,” dedim güçlükle. “Ama ben de yoruldum Emre. Herkes benden güçlü olmamı bekliyor. Annem, sen, hatta kendim bile…”

Emre başını eğdi. “Belki de biraz uzaklaşmalıyız… Birbirimize zaman tanımalıyız.”

Bu cümle içimi delip geçti. “Ayrılmak mı istiyorsun?”

“Hayır… Sadece… Bilmiyorum Zeynep. Belki de ikimiz de ne istediğimizi bilmiyoruz.”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annemin odasından gelen hafif horlama sesiyle karışık kendi iç sesim kafamda yankılanıyordu: Nerede yanlış yaptım? Neden mutlu olamıyorum?

Sabah olduğunda annem mutfağa girdiğinde gözlerimdeki şişliği fark etti. “Kızım, bak bu işler böyledir,” dedi yine o klasik cümleyle. “Biz babanla neler yaşadık zamanında… Ama hep sustum, sabrettim.”

“Anne,” dedim, gözlerim dolu dolu, “Sen sustun diye ben de mi susmalıyım? Ben de mi kendi hayatımdan vazgeçmeliyim?”

Annem bir an durdu, sonra başını çevirdi. “Bizim zamanımızda böyleydi,” dedi kısık bir sesle.

O gün iş aramaya devam ettim ama yine sonuçsuz kaldı. Akşam eve döndüğümde Emre yoktu; telefonunu açmıyordu. Annem ise televizyonun karşısında dizisini izliyordu, bana bakmadan “Yemek hazır” dedi.

Yemek masasında annemle sessizce otururken aklımda binbir düşünce vardı: Evliliğim bitiyor muydu? Yoksa sadece ben mi büyütüyordum her şeyi? Toplumun kadınlardan beklediği fedakârlıklar neden hep bizim omuzlarımızdaydı?

Bir hafta boyunca Emre eve geç geldi, bazen hiç gelmedi. Aramızdaki mesafe giderek büyüdü. Annem ise her gün aynı nasihatleri veriyordu: “Sabret kızım, erkekler böyledir.” Ama ben artık sabretmek istemiyordum.

Bir akşam Emre eve geldiğinde yüzü bembeyazdı. “Zeynep,” dedi, “Ben taşınacağım birkaç günlüğüne.”

“Bitti mi yani?” dedim gözyaşlarımı tutamayarak.

“Hayır… Ama kendimi bulmam lazım.”

O gece annem yanıma gelip saçımı okşadı. “Kızım, bazen hayat istediğimiz gibi gitmez ama pes etme.”

Ama ben pes etmek istemiyordum; sadece kendi hayatımı yaşamak istiyordum.

Gecenin ilerleyen saatlerinde camdan dışarı bakarken kendi yansımama tekrar baktım: Yorgun, umutsuz ama hâlâ içinde bir umut kırıntısı taşıyan bir kadın…

Kendi kendime sordum: Acaba gerçekten susmak mı gerekiyor? Yoksa bazen gitmek mi daha doğru? Siz olsanız ne yapardınız?