Torunuma Isınamayan Bir Dede: İçimdeki Sessiz Fırtına

“Dede, neden bana hiç sarılmıyorsun?”

Bu cümle, torunum Efe’nin gözlerinde biriken yaşlarla birlikte odamın duvarlarında yankılandı. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim ama yine de kollarımı açamadım. Efe, altı yaşında, kıvırcık saçlı, gözleri annesi gibi ela. Herkes onun ne kadar tatlı, ne kadar sevecen olduğunu söylerken ben, kendi içimde bir taş gibi oturmuş soğukluğumla baş başa kaldım. Adım Hikmet. Altmış beş yaşındayım ve bugün, utancımı ilk kez kelimelere döküyorum.

Eşim Gülseren mutfaktan seslendi: “Hikmet, Efe’yle biraz oynasana! Çocuk seni özlüyor.”

O an içimden geçenleri ona anlatmak istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Gülseren’in bana bakışında bir sitem vardı, belki de yıllardır görmezden geldiğim bir sitem. Oysa ben, Efe doğduğundan beri ona karşı içimde bir sıcaklık hissedemedim. Sanki kalbimin kapıları ona kapalıydı. Bunu kendime bile itiraf edemezken, şimdi torunumun gözlerinde aradığım sevgiyi bulamamak beni paramparça ediyordu.

Kızım Elif, Efe’yi bırakıp işe gitmek zorunda kaldığında bana güvenmişti. “Baba, senin yanında huzurlu olur,” demişti. Ama ben, Efe’ye bakarken hep bir yabancılıkla doluydum. Onun oyuncaklarını toplarken ellerim titrerdi; bana sarılmak istediğinde ise içimde bir ürperti olurdu. Kendi torunuma neden ısınamıyordum? Bu sorunun cevabını yıllardır arıyorum.

Bir gün Efe, elinde çizdiği bir resmi bana uzattı: “Dede, bak bu sensin! Yanında da ben varım.” Resimde ikimiz el eleydik ama benim yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. Oysa gerçekte, yüzümde çoğu zaman donuk bir ifade olurdu. Efe’nin hayalindeki dede olamamak beni kahrediyordu.

Gülseren bir akşam bana yaklaştı: “Hikmet, seninle konuşmam lazım.”

Başımı öne eğdim. “Biliyorum… Efe’ye karşı soğuk olduğumu düşünüyorsun.”

Gözleri doldu: “Sen eskiden de böyleydin. Elif küçükken de ona sarılmazdın. Ama şimdi torunumuz var. Onu da mı kaybedeceğiz?”

O an geçmişe gittim. Babam sert bir adamdı. Çocukken bana hiç sarılmazdı, sevgisini belli etmezdi. Annem ise hep arada kalırdı. Ben de büyüdükçe duygularımı içime gömdüm. Sevgi göstermeyi hiç öğrenemedim ki…

Bir gün Elif eve geldiğinde Efe’yi ağlarken buldu. “Ne oldu oğlum?” dedi telaşla.

Efe gözyaşlarını silerek: “Dedem beni sevmiyor galiba,” dedi.

Elif bana döndü: “Baba, ne oluyor? Neden Efe’ye böyle davranıyorsun?”

O an içimdeki bütün duvarlar yıkıldı. “Elif… Ben… Bilmiyorum nasıl sevilir, nasıl sarılır… Babamdan hiç görmedim ki…”

Elif’in gözleri doldu: “Ama baba, ben seni hep sevdim. Sen de beni seviyorsun biliyorum. Belki gösteremiyorsun ama… Efe bunu anlamaz ki!”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. İçimdeki suçluluk duygusu beni boğuyordu. Kendi çocuğuma bile sevgimi gösterememişken şimdi torunuma da aynısını mı yapacaktım? Gülseren’in sessizce ağladığını duydum. Yıllardır süren bu soğukluğun ailemde açtığı yaraları ilk kez bu kadar net gördüm.

Bir sabah Efe yanıma geldi ve sessizce kucağıma oturdu. Küçük elleriyle ellerimi tuttu. “Dede, ben seni çok seviyorum,” dedi.

O an gözlerimden yaşlar süzüldü. Ellerimi onun sıcacık ellerine bırakırken içimde bir şeylerin çözülmeye başladığını hissettim. Belki de sevgiyi öğrenmek için önce kendimi affetmem gerekiyordu.

Ama kolay olmadı… Mahalledeki arkadaşlarım torunlarıyla parka giderken ben evde oturup onları izliyordum. Herkesin dilinde torun sevgisi vardı; ben ise kendi içimdeki boşlukla savaşıyordum.

Bir gün komşumuz Mehmet Amca bana yaklaştı: “Hikmet, neden Efe’yle dışarı çıkmıyorsun? Çocuklar dedeleriyle gezmeyi sever.”

Utançla başımı eğdim: “Bilmiyorum Mehmet Abi… Sanki beceremiyorum.”

Mehmet Amca omzuma dokundu: “Bak oğlum, ben de babamdan hiç sevgi görmedim ama torunum doğunca öğrendim. Sevgi bazen sonradan gelir.”

Bu sözler içime su serpti mi bilmiyorum ama en azından yalnız olmadığımı anladım.

Bir akşam Elif bana eski bir fotoğraf getirdi. Fotoğrafta ben ve babam yan yana duruyorduk; ikimizin de yüzü asıktı.

“Baba,” dedi Elif, “bu zinciri kırabilirsin.”

O an karar verdim: Deneyecektim…

Ertesi gün Efe’yle parka gittik. Başta çok zorlandım; ne konuşacağımı bilemedim. Ama Efe elimi tutup salıncağa koştu: “Dede, beni sallayabilir misin?”

İlk defa gülümsedim ve onu salladım. O an Efe’nin kahkahası gökyüzüne karıştı ve içimdeki buzlar biraz daha eridi.

Eve döndüğümüzde Gülseren gözlerime baktı: “Bak işte, oluyor!”

O günden sonra her gün küçük adımlarla sevgimi göstermeye çalıştım. Kolay olmadı; bazen eski alışkanlıklarım geri geldi ama Efe’nin sevgisi bana yol gösterdi.

Şimdi düşünüyorum da… Sevgi öğrenilebilir mi? Yoksa bazı insanlar için hep eksik mi kalır? Siz hiç içinizde böyle bir boşluk hissettiniz mi? Yorumlarınızı bekliyorum…