Bir Duet Gibi: Yüksek Tansiyonun Gölgesinde Bir Hayat
“Nefes alamıyorum… Lütfen, biri yardım etsin!”
O an, sanatoryumun dar koridorlarında yankılanan bu çığlık, içimde yıllardır bastırdığım korkuları bir anda gün yüzüne çıkardı. Ellerim titrerken, kalbim göğsümde deli gibi atıyordu. O sabah, sadece biraz huzur bulmak için Karpaz’daki bu eski sanatoryuma gelmiştim. Ama huzurdan çok daha fazlası beni bekliyormuş.
Birden önüme beyaz önlüklü genç bir kadın çıktı. “Lütfen, yardım edin! Yan odadaki beyefendinin tansiyonu çok yükseldi, doktor henüz gelmedi!” dedi panikle. O an, içimdeki hemşirelik içgüdüsüyle hareket ettim. Yıllarca İstanbul’da hemşirelik yapmıştım ama son yıllarda kendi sağlığımla uğraşmaktan mesleğimi bırakmak zorunda kalmıştım. Yine de, insanın içindeki yardım etme arzusu asla sönmüyor.
Yan odaya girdiğimde, yaşlı bir adam yatağın kenarında nefes nefese oturuyordu. Yanında ise gözleri yaşlı bir kadın vardı. “Ahmet Bey, derin nefes alın… Sakin olun,” dedim ve nabzını kontrol ettim. Tansiyon aletiyle ölçüm yaptım: 21’e 12. Gözlerim büyüdü. “Hemen başınızı yukarıda tutun, ayaklarınızı uzatın,” dedim. Genç hemşireye göz ucuyla baktım: “Acilen doktoru çağırın, ben buradayım.”
O an, kendi babamı hatırladım. O da yüksek tansiyondan muzdaripti ve ben çocukken annemle birlikte geceleri başında nöbet tutardık. Babamın öfkeli bakışları, annemin sessiz gözyaşları… O anlar, içimde derin yaralar açmıştı.
Ahmet Bey’in durumu biraz toparlanınca, eşi bana döndü: “Allah sizden razı olsun kızım. Adınız neydi?”
“Ben Elif,” dedim. “Biraz dinlenin, doktor şimdi gelir.”
Koridora çıktığımda dizlerimin bağı çözülmüştü. Kendi tansiyonumun da fırladığını hissediyordum. Duvara yaslandım ve derin bir nefes aldım. Hayatım boyunca hep başkalarına koştum ama kendime hiç zaman ayıramadım. Annem hep derdi: “Kızım, önce kendini düşün.” Ama ben hep ailemin yükünü sırtladım.
Sanatoryuma gelişimin asıl sebebi buydu: Yıllarca çalışıp didindikten sonra, kalbimdeki ritim bozukluğu ve yüksek tansiyonla baş edemez hale gelmiştim. İstanbul’un gürültüsünden, ailemin bitmek bilmeyen beklentilerinden kaçmak istedim. Kardeşim Murat’ın işsizliği, annemin hastalığı, babamın bitmeyen şikayetleri… Herkesin yükü omuzlarımdaydı.
O akşam odama çekildiğimde telefonum çaldı. Annemdi.
“Elif, nasılsın kızım? Murat yine iş bulamamış… Babana da bugün kriz geldi. Sen yokken her şey daha zor oluyor.”
Gözlerim doldu. “Anne, ben de hastayım. Biraz dinlenmem lazım,” dedim titrek bir sesle.
“Biliyorum kızım ama sensiz olmuyor işte… Sen güçlü olacaksın ki biz de ayakta duralım.”
Telefonu kapattığımda yastığıma sarılıp sessizce ağladım. Güçlü olmak… Hep benden beklenen buydu. Ama ben de insandım, ben de yoruluyordum.
Ertesi sabah kahvaltıda Ahmet Bey ve eşiyle karşılaştım. Bana minnetle baktılar.
“Sen olmasaydın belki de şimdi burada olamazdık,” dedi Ahmet Bey.
Gülümsedim ama içimde fırtınalar kopuyordu. Kendi hayatımı kurtaramazken başkalarına nasıl umut olabilirdim?
Sanatoryumda günler geçtikçe Ahmet Bey’in eşi Nermin Hanım’la yakınlaştık. Bana kendi gençliğini anlattı: “Ben de yıllarca ailemin yükünü taşıdım Elif… Hep başkalarını düşündüm, kendimi unuttum.”
Bir akşam sanatoryumun salonunda eski Türk sanat müziği çalıyordu. Nermin Hanım elimi tuttu: “Gel kızım, dans edelim mi? Hayat kısa… Belki de biraz kendimizi şımartmalıyız.”
İlk başta çekindim ama sonra müziğin ritmine bıraktım kendimi. O an sanki yılların yükü omuzlarımdan kalktı. Gözlerim doldu ama bu kez mutluluktan.
O gece odama dönerken Nermin Hanım’ın sözleri kulaklarımda yankılandı: “Kendini sevmeyi öğrenmeden kimseyi gerçekten sevemezsin Elif.”
Ertesi gün kardeşim Murat aradı.
“Abla, ben yine olmadı… İş görüşmesinden de kovuldum. Annem de sürekli ağlıyor.”
Derin bir nefes aldım: “Murat, bak ben de buradayım ve iyileşmeye çalışıyorum. Sen de biraz kendine zaman ver. Hepimiz insanız, hata yapabiliriz.”
İlk defa ona kızmadım ya da çözüm üretmeye çalışmadım; sadece yanında olduğumu hissettirdim.
Sanatoryumda geçirdiğim o iki hafta boyunca hem bedenim hem ruhum iyileşmeye başladı. Ahmet Bey’in sağlık durumu düzeldi, Nermin Hanım’la dostluğumuz güçlendi. Ailemle arama mesafe koymayı öğrendim; onları sevmeye devam ederek ama kendimi de unutmadan.
Dönüş günü geldiğinde valizimi toplarken pencereden dışarı baktım; kar hafifçe yağıyordu. İçimde tuhaf bir huzur vardı.
Kendi kendime sordum: “Hayatımız boyunca hep başkalarını mı kurtaracağız? Yoksa bazen kendimizi de kurtarmaya hakkımız yok mu?”
Sizce insan ne zaman gerçekten özgür olur? Kendi hayatınızda hiç böyle bir yol ayrımı yaşadınız mı?