3B Numaralı Daireden Yükselen Çığlık: Bir Apartmanın Sessiz Çığlığı
“Yeter artık, ne olur sus!” diye bağırdı annem, gözleri dolu dolu bana bakarken. O an, apartmanımızın koridorunda, 3B numaralı dairenin önünde, elimde bir tabak çorbayla öylece kalakaldım. O ince, kesik çocuk ağlaması yine başlamıştı. Her gece olduğu gibi, saat tam on birde… Sanki birileri saatini kurmuş gibi, o küçük çocuğun sesi duvarları delip geçiyordu.
Benim adım Zeynep. İstanbul’un eski mahallelerinden birinde, üç katlı bir apartmanda büyüdüm. Bizim apartmanda herkes birbirini tanırdı; kapı önlerinde çay içilir, bayramlarda tatlılar paylaşılırdı. Ama 3B numaralı daire hep bir sırdı. Orada kimlerin yaşadığını tam olarak bilen yoktu. Sadece arada bir, pencereden dışarı bakan solgun yüzlü bir kadın ve arkasında saklanan küçük bir çocuk görürdük.
O gece annemle birlikte yine dayanamadık. “Zeynep, hadi git bak bakalım, belki yardıma ihtiyaçları vardır,” dedi annem. Ben de cesaretimi toplayıp kapıyı çaldım. İçeriden tıkırtılar geldi, ama kimse açmadı. “İyi misiniz? Yardım edebilir miyiz?” diye seslendim. Cevap yoktu. Arkadan sadece boğuk bir ağlama sesi…
Ertesi sabah apartmanın WhatsApp grubunda tartışma başladı. “Yeter artık, bu sesler ne?” diye yazdı komşumuz Ayşe Teyze. “Çocuk geceleri uyuyamıyor,” dedi başka biri. Ama kimse gerçekten bir şey yapmak istemiyordu. Herkes kendi derdine düşmüş, başını yastığa koyup uyumaya çalışıyordu.
Bir gün babam işten eve dönerken apartmanın girişinde polis arabası gördü. “Ne oldu?” diye sordum telaşla. “Bir komşu şikayet etmiş,” dedi babam, sesi titreyerek. O an içimde garip bir huzursuzluk hissettim. Bir şeyler çok yanlıştı.
Polisler kapıyı çaldı, içeriden yine cevap gelmedi. Sonra birden kapıyı kırdılar. O an apartmanın bütün sakinleri koridora toplandı. Annem ellerini ağzına götürüp sessizce ağlamaya başladı. İçeriden çıkan görüntü hâlâ gözümün önünden gitmiyor: Küçük bir çocuk, kirli pijamalarıyla köşede büzülmüş; annesi ise gözleri bomboş, duvara yaslanmıştı.
Polisler kadını ve çocuğu dışarı çıkardı. Kadının adı Elif’miş, çocuğun adı ise Mert. Elif Hanım’ın eşi yıllardır yurtdışında çalışıyormuş ve eve neredeyse hiç para göndermiyormuş. Kadıncağız iş bulamamış, ailesiyle de görüşmüyormuş. Mert ise doğuştan hasta; konuşamıyor, sürekli ağlıyormuş çünkü acı çekiyormuş.
O gece apartmanda kimse uyuyamadı. Herkes kendi vicdanıyla baş başa kaldı. Ayşe Teyze sabaha kadar dua ettiğini söyledi. Annem ise “Keşke daha önce cesaret edip yardım etseydik,” diye ağladı.
Bir hafta sonra sosyal hizmetlerden görevliler geldi ve Elif Hanım ile Mert’i başka bir yere götürdüler. Daire bomboş kaldı; camdan bakınca içerideki eski oyuncakları görebiliyordum. Apartmanda garip bir sessizlik hâkim oldu; sanki herkes suçluymuş gibi başını öne eğiyordu.
Bir akşam babamla balkonda otururken bana döndü ve “Zeynep, biz ne zaman bu kadar duyarsız olduk?” diye sordu. Cevap veremedim. Çünkü ben de biliyordum ki hepimiz korkmuştuk; dedikodu yapmıştık ama kimse gerçekten elini taşın altına koymamıştı.
Aylar geçti, ama o çocuğun ağlama sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. Bazen geceleri uyanıp dinliyorum; sanki hâlâ 3B’den bir ses gelecekmiş gibi…
Şimdi düşünüyorum da, acaba biz gerçekten iyi komşular mıyız? Yoksa sadece kendi huzurumuz için mi yaşıyoruz? Siz olsaydınız ne yapardınız? Gerçekten yardım etmeye cesaret edebilir miydiniz?