Bir Apartman Boşluğunda Kaybolan Hayatlar: Yalnızlığın Sessizliği

“Yine mi kavga edeceğiz anne?” diye içimden geçirdim, elim kapı kolunda titrerken. Apartmanın koridoru, sabahın köründe bile ağır bir sessizlikle doluydu; sanki herkes nefesini tutmuş, bizim evden çıkacak bir tartışmayı bekliyordu. Kapının öte yanında annemin ayak sesleri yankılanıyordu; mutfakta bardakların birbirine çarpan sesi, onun sinirli ellerinin işaretiydi.

İçeri girdiğimde annem, eski bir çaydanlığı ocakta unutmuş gibi telaşlıydı. Göz göze gelmemek için pencereye bakıyordu. “Ne oldu yine?” dedim, sesim çatallandı. O ise cevap vermedi, sadece dudaklarını sıktı. Babamı kaybettiğimizden beri evdeki her şey eksik, her şey yarımdı. Annemle ben, aynı evde iki yabancı gibi yaşıyorduk artık.

Küçükken annemin dizine başımı koyar, bana masallar anlatmasını isterdim. Şimdi ise aramızda görünmez bir duvar vardı. O duvarı ne kadar zorlasam da yıkamıyordum. Annem, babamın ölümünden sonra içine kapanmıştı; ben ise onun sessizliğinde boğuluyordum. Her sabah aynı rutini yaşıyorduk: Ben okula ya da işe gitmek için hazırlanırken o kahvaltı hazırlıyor, ama sofraya oturduğumuzda ikimiz de birbirimize bakmadan yemeğimizi yiyorduk.

Bir sabah, apartmanın kapısında komşumuz Ayşe Teyze ile karşılaştım. “Kızım, annen iyi mi? Çok solgun görünüyor son zamanlarda,” dedi. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Annemin iyi olup olmadığını ben de bilmiyordum ki… Belki de asıl soru şuydu: Ben iyi miydim?

O gün işten eve dönerken apartmanın girişinde bir kedi yavrusu buldum. Titriyordu, gözleri yaşlıydı. Onu kucağıma aldım ve eve çıkardım. Annem ilk başta karşı çıktı: “Evde zaten zor geçiniyoruz, bir de kedi mi bakacağız?” dedi. Ama sonra kedinin minik miyavlamasına dayanamadı; ona süt ısıttı, eski bir havlunun üstüne yatırdı.

Kediyle birlikte evde bir şeyler değişmeye başladı. Annem bazen kediyi severken gülümsüyordu; ben de o anlarda ona yaklaşmaya çalışıyordum. Ama yine de konuşmalarımız kısa ve mesafeli kalıyordu. Bir akşam cesaretimi topladım: “Anne, neden hiç konuşmuyoruz? Neden birbirimizden bu kadar uzağız?” dedim. Gözleri doldu, bana bakmadan “Baban gidince içimde bir şeyler kırıldı kızım,” dedi. “Sana da iyi bir anne olamadım belki…”

O an annemin de en az benim kadar yalnız olduğunu anladım. Yalnızlık sadece bana ait değildi; bu evin duvarlarına sinmişti adeta. O gece uzun süre konuştuk; babamı, geçmişi, hayallerimizi… İlk defa birbirimize sarılarak ağladık.

Ama hayat kolay değildi. Annem iş bulmakta zorlanıyordu; ben ise üniversiteyi bırakıp çalışmak zorunda kalmıştım. Bazen faturaları ödeyemiyor, bazen marketten eksik alışveriş yapıyorduk. Komşuların bakışları üzerimizdeydi; “Babası yok bunların,” diye fısıldaşıyorlardı arkamızdan.

Bir gün iş yerinde patronum bana bağırdı; eve geldiğimde annemle yine tartıştık. “Her şeyi ben mi yapmak zorundayım?” diye bağırdım ona. O ise sessizce odasına çekildi. O gece sabaha kadar uyuyamadım; pencereden dışarı bakarken apartmanın loş ışıkları arasında kaybolmuş hissettim kendimi.

Bir sabah annem hastalandı; ateşi yükseldi, halsiz düştü. Hastaneye götürdüm; doktorlar stres ve yorgunluktan olduğunu söylediler. O an anladım ki, bu hayatın yükü sadece benim değil, onun da omuzlarındaydı.

İyileştiğinde ona sarıldım ve “Birlikte atlatacağız anne,” dedim. O da bana sarıldı ve ilk defa uzun zamandır içten bir şekilde güldü.

Yıllar geçti; ben tekrar üniversiteye döndüm, annem ise komşuların çocuklarına bakarak para kazanmaya başladı. Evimizdeki yalnızlık azaldı; kedi büyüdü, bizimle birlikte yaşlandı.

Şimdi bazen pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: Yalnızlık gerçekten korkulacak bir şey mi? Yoksa bizi birbirimize yaklaştıran bir köprü mü? Sizce de bazen suskunluk, en derin bağları kurmamıza sebep olabilir mi?