Her Gece Camın Ardında: Bir Çocuğun Hayata Tutunma Hikayesi
“Bir tabak pilav için mi bu kadar gözyaşı dökülür?” diye içimden geçirirken, gözlerim yine o restoranın camına takıldı. Her gece olduğu gibi, saat tam sekizde, elimde yırtık okul çantamla camın önünde duruyordum. İçerideki ışıklar, dışarıdaki karanlığı delip geçiyor; masalarda oturan insanlar kahkahalarla yemeklerini yiyordu. Ben ise sadece izliyordum. Annemin sesi kulaklarımda yankılandı: “Yusuf, sakın kimseye yük olma. Biz gururlu insanlarız.” Ama midem gururdan anlamıyordu.
Bir akşam, içeriden yaşlıca bir adam bana bakıp başını salladı. Sonra mutfağa döndü. O an korktum, hemen uzaklaşmak istedim ama ayaklarım sanki yere çivilenmişti. Birkaç dakika sonra kapı açıldı ve adam yanıma geldi. “Evlat, adın ne senin?” dedi. Kekeleyerek “Yusuf,” diyebildim. “Yusuf, neden her akşam buradasın?” diye sordu. Gözlerimi yere indirdim. “Sadece bakıyorum,” dedim. Adam gülümsedi, “Bakmakla doymuyor insan,” dedi ve elime bir tabak pilav tutuşturdu.
O gece eve dönerken annem beni kapıda bekliyordu. Elimdeki tabağı görünce gözleri büyüdü. “Kim verdi bunu sana?” diye sordu. “Restorandan verdiler anne,” dedim. Annem bir an sustu, sonra gözleri doldu. “Yusuf, biz kimseye muhtaç olmadan yaşamalıyız,” dedi. Ama ben o gece ilk defa doymuştum.
Ertesi gün okulda arkadaşlarımın arasında yine sessizdim. Onların çoğu benim gibi değildi; yeni ayakkabılar, renkli kalemler… Ben ise eski defterimi saklamaya çalışıyordum. Öğretmenimiz Ayşe Hanım beni yanına çağırdı. “Yusuf, neden bu kadar dalgınsın?” dedi. Cevap veremedim. O an içimdeki utancı hissettim; yoksulluk sadece açlık değildi, aynı zamanda görünmez bir duvardı.
Geceleri restoranın önünde durmaya devam ettim. Her seferinde yaşlı adam –adı Mehmet Usta’ydı– bana bir tabak yemek veriyordu. Bir gece bana şöyle dedi: “Yusuf, ister misin burada bulaşık yıkayıp biraz harçlık kazan?” Gözlerim parladı. “Çok isterim!” dedim heyecanla.
İlk iş günümde ellerim deterjandan bembeyaz oldu ama içimde garip bir mutluluk vardı. Mehmet Usta bana mutfağın sırlarını anlatırken, “Hayatta herkesin ikinci bir şansa ihtiyacı vardır,” dedi. O sözleri hiç unutmadım.
Bir akşam eve geç kaldım. Annem sinirliydi. “Nerede kaldın Yusuf?” diye bağırdı. “Restoranda çalışıyorum anne,” dedim. Annem öfkeyle elindeki tencereyi tezgaha vurdu: “Okulunu aksatacaksan hemen bırak o işi!”
O gece annemle ilk büyük kavgamızı ettik. “Anne, ben de kardeşim gibi yeni ayakkabı istiyorum! Ben de doymak istiyorum!” diye bağırdım. Annem ağlamaya başladı: “Ben de isterdim oğlum… Ama baban bizi bırakıp gittiğinden beri her şey çok zor.”
O an annemin de ne kadar çaresiz olduğunu anladım. Yoksulluk sadece benim değil, onun da utancıydı.
Günler geçti, ben hem okula gidiyor hem de restoranda çalışıyordum. Bir gün Mehmet Usta bana eski bir kupa gösterdi; üzerinde ‘En İyi Çırak’ yazıyordu. “Bunu hak eden biri var artık,” dedi ve kupayı bana uzattı. O an gözlerim doldu.
Ama hayat yine kolay olmadı. Okulda bazı çocuklar benim restoranın arka kapısından çıktığımı gördü ve dalga geçmeye başladılar: “Bulaşıkçı Yusuf!” diyorlardı alaycı bir şekilde. Eve gidince anneme anlatamadım; onun zaten yeterince derdi vardı.
Bir gece restoranın önünde ağlarken Mehmet Usta yanıma geldi: “Evlat, insanlar ne derse desin senin emeğinle gurur duyuyorum,” dedi ve omzuma dokundu.
O günden sonra kendime söz verdim: Kimseye boyun eğmeyecektim.
Yıllar geçti… Liseyi bitirdim, üniversite sınavına hazırlandım. Restoranda çalışmaya devam ettim; artık sadece bulaşık değil, mutfakta da yardım ediyordum. Mehmet Usta bana yemek yapmayı öğretti; onun yanında büyüdüm adeta.
Bir gün annem hastalandı; hastane masrafları için daha fazla çalışmam gerekti. Okuldan sonra restorana koşuyor, geceleri ders çalışıyordum. Bazen pes etmek istedim ama Mehmet Usta’nın sözleri aklıma geliyordu: “Hayatta herkesin ikinci bir şansa ihtiyacı vardır.”
Üniversiteyi kazandığım gün annem bana sarıldı ve ağladı: “Seninle gurur duyuyorum oğlum.”
Şimdi geriye dönüp bakınca düşünüyorum: Eğer o gece Mehmet Usta bana bir tabak pilav vermeseydi… Eğer annemle o kavgayı etmeseydik… Eğer insanlar bana ‘bulaşıkçı’ diye dalga geçmeseydi… Bugün kim olurdum?
Sizce insanı asıl büyüten açlık mı, yoksa ona uzanan bir el mi? Siz olsanız ne yapardınız?