Bir Akşam Yemeğinde Dağılan Hayaller: Elif’in Kırık Masalı

“Elif, sofraya gelsene! Herkes seni bekliyor.” Babamın sesi, mutfağın kapısında yankılandı. O an, elimdeki bardağı sıktığımı fark ettim; parmaklarımın arasından geçen camın soğukluğu, içimdeki öfkeyi bastırmaya yetmiyordu. Annemin ölümünden sonra evimize yerleşen Gülseren Hanım’ın, annemin masasında oturmasına hâlâ alışamamıştım. Her akşam yemeği, sanki bir sınavdı; kim daha güçlü, kim daha sabırlı diye ölçülüyordu.

O akşam masa başında bir sessizlik vardı. Babam, Gülseren Hanım’ın hazırladığı zeytinyağlı dolmayı överken, ben tabağıma bakıyordum. Gülseren Hanım’ın bana uzattığı tabakla göz göze geldik. “Elifciğim, biraz daha almaz mısın? Senin için özel yaptım.”

İçimden geçenleri söylemek istedim: “Benim için hiçbir şey yapmana gerek yok.” Ama sustum. Babamın gözlerinde o tanıdık bakışı gördüm; ‘Lütfen sorun çıkarma’ der gibi…

Kardeşim Mert ise telefonuyla oynuyordu. O, her şeyi kabullenmiş gibiydi. Belki de ben fazla hassastım. Ama annemin kokusu hâlâ bu evdeydi, onun sesi duvarlarda yankılanıyordu. Gülseren Hanım’ın gülüşü ise bana hep yabancıydı.

Yemekten sonra odama çekildim. Telefonumda Bence’den gelen mesajı gördüm: “Yarın buluşalım mı? Konuşmamız lazım.” Kalbim sıkıştı. Son zamanlarda aramızda bir soğukluk vardı. Belki de ben fazla yük oluyordum ona; ailemin dağınıklığı, kendi içimdeki boşluk…

Ertesi gün Bence ile sahilde buluştuk. Gözleri yere bakıyordu, sesi titrekti: “Elif, ben artık devam edemiyorum. Seninle olmak güzel ama… Senin yükün çok ağır.”

O an içimde bir şeyler koptu. “Yük müyüm ben sana?” dedim, gözlerim doldu. “Ben sadece… sadece sevilmek istedim.”

Bence başını eğdi: “Sen kendini sevmiyorsun ki Elif… Ben nasıl seveyim?”

O gece eve döndüğümde, annemin eski günlüğünü buldum. Sayfalarını karıştırırken, onun da zamanında babamla ne kadar yalnız hissettiğini okudum. “Bazen en yakınındakiler bile seni anlamaz,” diye yazmıştı annem. “Ama yine de umut etmekten vazgeçme.”

Ertesi sabah kahvaltıda Gülseren Hanım bana bir fincan çay uzattı. “Elif, seninle konuşmak istiyorum,” dedi yumuşak bir sesle. “Biliyorum, bana alışamadın. Ama ben senin annenin yerini almak istemiyorum. Sadece bu evde huzur olsun istiyorum.”

İçimde bir öfke kabardı: “Huzur mu? Annem öldükten sonra bu evde huzur mu kaldı sanıyorsun?”

Babam gazeteyi indirdi, yüzüme baktı: “Elif, yeter artık! Herkesi suçlamaktan vazgeç. Hayat devam ediyor.”

O an sustum. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Odaya çekildim ve annemin günlüğünü tekrar açtım. Bir sayfanın kenarında küçük bir not vardı: “Elif’im, bir gün büyüyeceksin ve kendi yolunu bulacaksın. Kimseye kızma; herkes kendi acısıyla baş etmeye çalışıyor.”

O günden sonra kendimi sorgulamaya başladım. Belki de Bence haklıydı; ben kendimi sevmiyordum. Annemi kaybetmenin acısı, babamın başka bir kadına sarılması, Bence’nin beni terk etmesi… Hepsi üst üste gelmişti.

Bir akşam Gülseren Hanım kapımı çaldı. “Birlikte yürüyüşe çıkalım mı?” dedi.

İlk başta reddetmek istedim ama sonra kabul ettim. Sahilde yürürken bana kendi hayatını anlattı: “Ben de gençken annemi kaybettim Elif. O yüzden seni anlıyorum. Bu acı kolay geçmiyor.”

İlk defa ona farklı gözle baktım. Belki de o da bu evde yabancıydı.

Bir gün babamla baş başa oturduk. Ona içimi döktüm: “Baba, annemi unutmadım. Ama senden de nefret etmiyorum. Sadece… çok yalnız hissediyorum.”

Babam gözlerime baktı: “Ben de yalnızım Elif. Ama hayat böyle işte; bazen en sevdiklerin gider ve geriye sadece anılar kalır.”

O günden sonra ailemle aramdaki duvarlar yavaş yavaş yıkılmaya başladı. Gülseren Hanım’la daha çok konuşmaya başladık; bazen birlikte yemek yaptık, bazen eski fotoğraflara baktık.

Bence’den ayrıldıktan sonra kendime yeni bir yol çizmeye karar verdim. Üniversitede psikoloji okumaya başladım; belki de başkalarına yardım ederek kendi yaralarımı sarabilirdim.

Ama hâlâ geceleri annemin sesini duyar gibi oluyorum; bazen rüyamda ona sarılıyorum ve uyanınca gözlerim yaş içinde kalıyor.

Hayat kolay değil; aile olmak da kolay değil. Herkesin bir yükü var ve herkes kendi acısıyla baş etmeye çalışıyor.

Şimdi size soruyorum: Siz hiç ailenizde kendinizi yabancı hissettiniz mi? Ya da en yakınınızdan beklediğiniz sevgiyi bulamadığınız oldu mu? Belki de gerçek mutluluk, önce kendimizi affetmekten ve sevmekten geçiyordur…