Bir Sır Gibi Büyüyen Sessizlik: Elif’in Hikâyesi
“Baba, neredesin?” diye fısıldadım, odamın karanlığında. Annemin gözleri şişmiş, sesi titrek, kapımda duruyordu. “Elif, kalk kızım. Kahvaltı hazır,” dedi ama sesi öyle boğuktu ki, sanki her kelimesi boğazında düğümleniyordu. O an anladım; babam yine gelmemişti.
Küçüklüğümden beri babamın eve geç gelmelerine alışkındım ama bu sefer farklıydı. Annem sabaha kadar pencerenin önünde oturmuş, ellerini birbirine kenetlemişti. Ben ise yatağımda dönüp durmuş, uyuyamamıştım. Sabah güneşi odamı aydınlatırken, içimde bir boşluk büyüyordu.
Kahvaltı masasında sessizlik hâkimdi. Annem çay bardağını elinde tutuyor, gözleriyle masanın desenlerini sayıyordu sanki. Kardeşim Zeynep ise ekmeğini ufalıyor, hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordu. Ama ben biliyordum; evimizin duvarları bile bu sessizliği taşıyamazdı artık.
Birden annem başını kaldırdı: “Elif, babanla ilgili bir şey duydun mu?”
Yutkundum. “Hayır anne, dün gece de aradım ama telefonu kapalıydı.”
Annemin gözlerinden bir damla yaş süzüldü. “Belki de… Belki de artık dönmeyecek.”
O an içimde bir şeyler koptu. Babamın yokluğuna alışmaya çalışırken, annemin bu kadar umutsuz olmasına dayanamıyordum. Oysa çocukken bana hep, “Baban seni çok seviyor Elif,” derdi. Şimdi ise o sevginin yerini koca bir boşluk almıştı.
O gün okula gitmedim. Annem izin verdi; zaten kimse hiçbir şey yapmak istemiyordu. Zeynep odasına kapanmıştı, ben ise babamın eski gömleklerini koklayarak ağladım. Akşam olunca kapı çaldı. Hepimiz bir anda salona koştuk. Ama gelen babam değildi; komşumuz Ayşe teyze elinde bir tabak börekle kapıda duruyordu.
“Bir haber var mı?” diye sordu fısıltıyla.
Annem başını iki yana salladı. Ayşe teyze içeri girdi, annemin elini tuttu. “Bak kızım,” dedi, “herkesin bir sırrı vardır bu hayatta. Belki de Mehmet’in de vardır.”
O an annemin yüzü bembeyaz oldu. “Ne demek istiyorsun Ayşe?”
Ayşe teyze gözlerini kaçırdı. “Ben… Ben yıllar önce bir şey duymuştum ama… Neyse, şimdi zamanı değil.”
O gece annemle ilk defa uzun uzun konuştuk. Bana babamın gençliğinde başka bir şehirde yaşadığını, orada bir süre kaybolduğunu anlattı. “Hiçbir zaman tam olarak anlatmadı bana,” dedi annem, “ama bazen geceleri uyanır, pencereden dışarı bakardı saatlerce.”
Ertesi gün babamdan hâlâ haber yoktu. Polis karakoluna gittik, kayıp başvurusu yaptık. Oradaki memur, “Belki kendi isteğiyle gitmiştir,” dediğinde annem sinir krizi geçirdi.
Günler geçti, evimizde umut yerini öfkeye bıraktı. Zeynep bana bağırıyor, annem sürekli ağlıyordu. Ben ise her gece babamın sesini duymayı bekliyordum.
Bir akşamüstü telefon çaldı. Arayan numara tanıdık değildi. Açtım.
“Merhaba Elif,” dedi tanımadığım bir kadın sesi. “Ben Gülten.”
“Gülten mi? Kimsiniz?”
“Baban yanında. Merak etmeyin, iyi.”
O an kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. “Neredesiniz? Babam neden eve gelmiyor?”
Kadın sustu bir süre. Sonra fısıltıyla konuştu: “Babanızın size anlatamadığı şeyler var Elif. Onu anlamaya çalışın.”
Telefon kapanınca anneme koştum, her şeyi anlattım. Annem önce inanmadı, sonra öfkelendi: “Kim bu kadın? Neden baban onun yanında?”
Evde kıyamet koptu o gece. Annem eşyaları yere fırlattı, Zeynep ağladı, ben ise köşede sessizce oturdum.
Ertesi gün babam döndü. Yüzü solgun, gözleri yorgundu. Annem ona bağırdı: “Neredeydin Mehmet? Kim bu Gülten?”
Babam başını eğdi: “Yıllar önce yaptığım bir hata peşimi bırakmadı,” dedi sadece.
O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı evimizde. Annemle babam arasında görünmez bir duvar örüldü. Ben ise büyüdüm; içimde hep bir eksiklikle.
Şimdi yıllar geçti üzerinden. Babam hâlâ bizimle ama aramızda konuşulmayan binlerce kelime var. Bazen geceleri pencereden dışarı bakarken kendime soruyorum: Bir insan ailesine ne kadar sır saklayabilir? Ve biz çocuklar, bu sırların gölgesinde ne kadar büyüyebiliriz?
Sizce ailedeki sessizlik mi daha çok yaralar insanı, yoksa söylenmeyen gerçekler mi?