Köprüdeki Kız: Bir Hayatın Kıyısında
“Bunu yapma, lütfen!” diye bağırdı arkamdan bir ses. Ellerim köprünün soğuk demirine kenetlenmiş, ayaklarım boşluğa bir adım daha yaklaşmıştı. Gecenin sessizliğinde sadece Boğaz’ın dalgalarının sesi ve kendi nefesimin titrek uğultusu vardı. O an, hayatımın en ağır yükünü omuzlarımda hissediyordum. Annemin gözyaşları, babamın öfkeli bakışları, ablamın umursamazlığı… Hepsi birden kafamda dönüp duruyordu.
Küçüklüğümden beri hep “iyi kız” olmam istendi. Adım Zeynep. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde büyüdüm. Babam, Mustafa, eski bir fabrika işçisi; annem, Hatice, ev hanımı. Ablam Elif ise benden dört yaş büyük ve üniversiteyi kazanıp evden kaçmış gibi uzaklaştı bizden. Ben ise ailemin tüm hayallerini sırtımda taşıyan, sessizce isyan eden çocuktum.
Lisede dereceyle mezun oldum ama babam için bu asla yeterli olmadı. “Senin gibi akıllı kız doktor olacak!” derdi hep. Ben ise resim yapmak istiyordum, renklerle konuşmak… Ama hayallerim, babamın beklentileri karşısında ezildi. Annem ise her tartışmada araya girer, “Babanı üzme kızım, bak zaten tansiyonu var,” derdi. Herkesin yükünü taşırken kendi yükümün altında ezildiğimi kimse fark etmedi.
O gece köprüye nasıl geldiğimi hatırlamıyorum bile. Sadece evdeki son tartışmayı hatırlıyorum:
— Yeter artık baba! Ben senin istediğin gibi biri olmak zorunda değilim!
— Senin için uğraşıyoruz burada! Biraz anlayış göster! Herkesin kızı okuyor, sen de okuyacaksın!
— Ben resim okumak istiyorum! Neden anlamıyorsun?
Babamın yüzü kıpkırmızı olmuştu. Annem ağlamaya başlamıştı yine. Ablam ise telefonda sevgilisiyle konuşuyordu, bana dönüp bile bakmadı. O an kendimi görünmez hissettim. Sanki bu evde sadece bir gölgeydim.
Köprüye vardığımda içimdeki fırtına dinmemişti. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu ama kimse görmüyordu zaten. Ellerimi demire attım, ayaklarımı korkuluğun öteki tarafına attım. Tam o anda arkamdan gelen sesle irkildim:
— Kızım, ne yapıyorsun orada?
Yaşlıca bir adamdı. Ceketinin yakası kalkık, gözleri endişeli. Bir an duraksadım. “Bırak beni amca,” dedim titrek bir sesle.
— Gel bakayım buraya, ne oldu sana? Kim üzdü seni böyle?
O an içimdeki bütün acı dışarı taşmak istedi. “Kimse anlamıyor beni,” dedim hıçkırarak. “Kimse…”
Adam yavaşça yaklaştı, ellerini uzattı ama bana dokunmadı. “Bak kızım,” dedi yumuşak bir sesle, “Benim de bir kızım vardı. O da böyle hissetmişti bir zamanlar. Ama şimdi torunlarımı seviyorum onun sayesinde. Hayat bazen çok ağır gelir insana ama geçiyor… Vallahi geçiyor.”
Gözlerimi kapattım, içimdeki karanlıkla savaştım. O an telefonum çaldı. Annem arıyordu. Açmadım. Sonra ablamdan mesaj geldi: “Neredesin? Annem ağlıyor, babam çıldırdı!”
Bir an düşündüm: Gerçekten kimse beni anlamıyor muydu? Yoksa ben mi anlatamıyordum? Ya da herkes kendi acısına o kadar gömülmüş ki benimkini göremiyordu?
Adam konuşmaya devam etti:
— Bak kızım, ben sana yardım edemem belki ama dinleyebilirim. Gel oturalım şurada biraz.
Bir adım geri attım, korkuluğun bu tarafına geçtim. Dizlerim titriyordu ama adamın yanında yere oturdum. O an ağlamaya başladım, hıçkıra hıçkıra… Adam cebinden mendil çıkardı, sessizce uzattı.
— Adın ne senin?
— Zeynep…
— Güzel isimmiş. Benim kızımın adı da Zeynep’ti.
Bir süre sessizce oturduk. Sonra adam anlatmaya başladı: “Benim kızım da çok zor zamanlar geçirdi. Annesiyle ben hep kavga ederdik, o da arada kalırdı. Bir gün gitti, geri gelmedi uzun süre… Sonra döndü ama bambaşka biri olmuştu. Şimdi mutlu ama o zamanlar çok acı çektiğini biliyorum.”
Kafamda yankılanan sesler biraz olsun sustu o an. Adamın hikayesiyle kendi hikayem arasında köprüler kurdum.
O gece eve döndüm ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Annem sarıldı bana, gözleri şişmişti ağlamaktan.
— Kızım neredeydin? Ölüyorduk korkudan!
Babam ise sessizdi ilk defa. Göz göze geldik, yüzünde pişmanlık vardı sanki ama gururundan tek kelime etmedi.
Ablam yanıma geldi gece yarısı:
— Biliyor musun Zeynep, ben de kaçmak istedim bu evden defalarca… Ama seni bırakmak istemedim.
O an ilk defa ablamla sarıldık gerçekten.
Ertesi gün annemle konuştum uzun uzun.
— Anne ben resim okumak istiyorum dedim ya…
— Kızım sen mutlu ol yeter ki… Babanla konuşuruz yine de…
Babamla konuşmak en zoru oldu tabii.
— Baba… Ben doktor olmak istemiyorum.
Başını öne eğdi uzun süre.
— Sen bilirsin dedi sonunda… Ama kolay olmayacak biliyorsun.
Biliyorum baba… dedim içimden… Kolay olmayacak ama yaşamak da kolay değil zaten.
Şimdi üniversitede resim okuyorum. Hâlâ ailemle tartışıyoruz bazen ama artık kendimi anlatabiliyorum onlara. O gece köprüde tanıştığım adamı bir daha hiç görmedim ama onun sözleri hep kulağımda: “Hayat bazen çok ağır gelir insana ama geçiyor…”
Bazen düşünüyorum: Acaba o gece köprüde başka biri olsaydı karşıma çıkan? Ya da hiç kimse olmasaydı? Hayatımızdaki küçük tesadüfler mi kurtarır bizi yoksa içimizdeki umut mu? Sizce hangisi?