Geciken Hediye: Yüzümü Kaybetmenin Eşiğinde

“Ayşe Hanım, lütfen şu çiçekleri masaların ortasına koyun, evet, evet, aynen öyle! Ve lütfen, kimseye söylemeyin ama şampanya soğuk değilse rezil oluruz!” diye fısıldadım telaşla. Sabahın köründen beri ayaktaydım, ellerim titriyordu. Oğlum Emre’nin düğünüydü bugün. Yıllardır hayalini kurduğum, herkesin konuşacağı, dillere destan bir düğün olmalıydı bu. Her şeyin en iyisi, en güzeli olmalıydı. Çünkü ben, Nevin Yılmaz, oğlumun mürüvvetini görecek, herkesin imrendiği o anne olacaktım. Ama içimde bir huzursuzluk vardı, sanki bir şeyler ters gidecek gibiydi.

Emre, benim canım oğlum, gözümün nuru… Ama şu kızı, Elif’i… Ne bileyim, içim ısınmamıştı bir türlü. Anadolu’nun küçük bir kasabasından gelmişti, ailesi de öyle varlıklı falan değildi. Geçmişiyle ilgili dedikodular kulağıma gelmişti, ama Emre’nin gözü ondan başkasını görmüyordu. “Anne, Elif çok iyi bir insan, sen de tanısan seversin,” demişti defalarca. Ben de oğlumun mutluluğu için susmuştum, ama içimdeki şüphe hiç dinmemişti.

Düğün salonuna ilk gelenlerden oldum. Her şeyin başında durmalıydım. Garsonlar, müzisyenler, fotoğrafçılar… Herkes benden talimat bekliyordu. Bir an olsun rahatlayamıyordum. Kendi annem, Fatma Hanım, yanımda dikiliyordu. “Nevin, kızım, bu kadar telaş etme. Allah tamamına erdirsin, hayırlı olsun,” dedi. Ama ben onun gözlerindeki endişeyi de gördüm. O da Elif’in ailesinden pek hoşlanmamıştı. “Anne, her şey yolunda olacak, merak etme,” dedim ama sesim titriyordu.

Saatler ilerledikçe misafirler gelmeye başladı. Herkes şık, herkes heyecanlı. Ama ben sürekli saate bakıyordum. Çünkü en önemli şey, oğluma ve gelinime vereceğim hediye hâlâ gelmemişti. Aylar öncesinden sipariş ettiğim altın set, kuyumcudan hâlâ gelmemişti! “Ya yetişmezse? Ya herkesin içinde rezil olursam?” diye içim içimi yiyordu. O altın set, sadece bir hediye değildi; benim ailemin, soyumuzun, itibarımızın göstergesiydi. Herkesin gözü üzerimizdeydi. Hele ki Elif’in ailesi, “Bak, şehirli aile nasıl da zengin, nasıl da cömert,” desin istiyordum.

Telefonum çaldı. Kuyumcu, “Nevin Hanım, trafik çok yoğun, ama yetiştirmeye çalışıyoruz,” dedi. “Sakın geç kalmayın, bakın, bu benim için çok önemli!” diye bağırdım neredeyse. O an yanımda duran ablam, Gülseren, “Nevin, biraz sakin ol. Herkesin içinde kendini kaybetme,” dedi. Ama ben onu duymuyordum bile. Gözüm kapıda, kulağım telefondaydı.

Düğün başladı. Emre ve Elif, ellerinde çiçeklerle salona girdiler. Herkes alkışladı, gözler doldu. Ben ise sadece kuyumcuyu düşünüyordum. Nikâh memuru geldi, imzalar atıldı. Herkes mutluydu, ama ben içten içe yanıyordum. “Ya o set gelmezse? Ya Elif’in annesi, ‘Bak, Nevin Hanım’ın da eli dar galiba,’ derse?”

Bir ara Elif’in annesi, Hatice Hanım, yanıma geldi. “Nevin Hanım, Allah tamamına erdirsin. Çok güzel bir düğün olmuş. Emre de Elif de çok yakışıyorlar,” dedi. Ben de gülümsedim, “Sağ olun, siz de çok iyi bir aile yetiştirmişsiniz,” dedim. Ama içimden, “Keşke oğlum başka birini seçseydi,” diye geçirdim. O an, Elif’in babası, Mustafa Bey, yanımıza geldi. “Nevin Hanım, Allah razı olsun, her şey çok güzel olmuş. Bizim köyde böyle düğün olmaz, vallahi,” dedi. Yüzümde sahte bir gülümseme, “Estağfurullah, ne demek,” dedim. Ama içimde fırtınalar kopuyordu.

Müzik başladı, herkes dans ediyordu. Ben ise hâlâ kuyumcuyu arıyordum. “Neredesiniz? Düğün bitiyor!” diye bağırdım. “Beş dakikaya oradayız, Nevin Hanım, söz!” dediler. O an, Emre yanıma geldi. “Anne, iyi misin? Yüzün bembeyaz olmuş,” dedi. “İyiyim oğlum, biraz yorgunum sadece,” dedim. Ama gözlerim dolmuştu. Emre, “Anne, her şey çok güzel. Lütfen kendini bu kadar yıpratma,” dedi. O an, oğlumun bana sarılmasıyla biraz olsun rahatladım. Ama içimdeki korku hâlâ geçmemişti.

Sonunda, kapıdan kuyumcu girdi. Elinde kırmızı bir kutu. O an dünyalar benim oldu. Hemen kutuyu aldım, ablam Gülseren’e gösterdim. “Bak, yetişti!” dedim. Gülseren, “Oh, şükür,” dedi. Hemen sahneye çıktım, mikrofonu aldım. “Değerli misafirler, oğlum ve gelinime aile yadigârı bir hediye vermek istiyorum,” dedim. Herkes alkışladı. Kutuyu Elif’e uzattım. Elif’in gözleri doldu, “Çok teşekkür ederim, Nevin Anne,” dedi. O an, herkesin içinde rahatladım. Yüzümü kurtarmıştım.

Ama gece bitince, evde yalnız kaldığımda, içimde bir boşluk hissettim. O kadar uğraşmış, o kadar telaşlanmıştım ki, oğlumun mutluluğunu, gelinimin heyecanını, ailemin sevgisini neredeyse kaçırıyordum. Sadece başkalarının ne diyeceğini, ailemin itibarını düşünmüştüm. Oğlumun bana sarıldığı anı düşündüm. “Anne, her şey çok güzel,” demişti. Oysa ben, sadece bir kutunun peşindeydim.

Sabaha karşı, pencereden dışarı bakarken kendi kendime sordum: “Gerçekten önemli olan neydi? O altın set mi, yoksa oğlumun gözlerindeki mutluluk mu?”

Siz olsaydınız, benim yerimde ne yapardınız? Aile onuru mu, yoksa çocuklarınızın mutluluğu mu daha önemli?