Kız Çocuğu! Kız Çocuğu, Dur!

— Kız çocuğu! Kız çocuğu, dur! Lütfen, bir dakika bekle!

Sabahın erken saatlerinde Kadıköy’ün dar sokaklarında hızlı adımlarla yürürken, arkamdan gelen bu telaşlı sesle irkildim. İçimde bir huzursuzluk, bir an önce eve dönme isteği vardı. Ama bu ses… Sanki yıllardır duymadığım birini çağırıyordu. Durdum, yavaşça arkamı döndüm. Karşımda, başında eski bir Beşiktaş şapkası olan, nefes nefese kalmış bir çocuk vardı. Gözleri heyecanla parlıyordu. Şapkasına bakınca, içimde tuhaf bir his uyandı. Sanki o şapkayı daha önce bir yerlerde görmüştüm. Ama nerede?

— Nihayet! Sprint mi çalışıyorsun, ne yapıyorsun? Zor yakaladım seni! Benim adım İsmail. İstersen bana İso diyebilirsin. Kimlikte İsmail Cem Yıldız. Hem ağır, hem de biraz komik, değil mi?

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Yabancılarla konuşmak, hele ki böyle bir anda, bana hep zor gelmiştir. Annem hep tembihlerdi: “Kızım, kimseyle konuşma, hele sokakta hiç konuşma!” Ama İso’nun gözlerinde öyle bir samimiyet vardı ki, içimdeki korku yerini meraka bıraktı.

— Şapkan çok tanıdık geldi, dedim. Nereden aldın?

İso gülümsedi, şapkasını düzeltti. — Babamdan kaldı. O da Beşiktaşlıydı. Geçen sene kaybettik onu. O günden beri hiç çıkarmıyorum. Sen de mi Beşiktaşlısın?

Başımı salladım. Babamla aramızda tek ortak nokta Beşiktaş’tı. O da yıllar önce bizi terk ettiğinden beri, siyah-beyaz renkler bana hem güç hem de hüzün verirdi. Annemle yaşadığımız evde, babamın eski atkısı hâlâ askıda asılı dururdu. Annem her gördüğünde sinirlenir, “At şunu artık!” derdi. Ama ben atamazdım. Çünkü o atkı, babamın bana bıraktığı tek şeydi.

İso, gözlerimin dolduğunu fark etti. — İyi misin? diye sordu.

— İyiyim, dedim. Sadece… Bugün biraz zor bir gün.

O an, içimde bir şeyler kırıldı. Annemle sabah kavga etmiştik. Yine aynı konu: Üniversite sınavı, gelecek, hayallerim. Annem, tıp okumamı istiyor. Ben ise resim yapmak, kendi yolumu çizmek istiyorum. Ama annem, “Sanatla karın mı doyacak?” diye bağırıyor. Babam gittiğinden beri, her şeyin yükü annemin omuzlarında. Bunu biliyorum. Ama ben de kendi hayatımı yaşamak istiyorum. Bu yüzden, sabah evden çıkarken kapıyı öyle bir çarptım ki, apartmandaki herkes duymuştur.

İso, sessizliğimi bozdu. — Ben de babamı kaybettikten sonra annemle çok kavga ettim. O da sürekli bana sorumluluk yüklüyor. Ama bazen, insanın kendi yolunu çizmesi gerekiyor, değil mi?

Bir an, göz göze geldik. Sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi bir yakınlık hissettim. O an, içimdeki yalnızlık biraz olsun hafifledi. Birlikte Moda sahiline yürüdük. Denize bakarken, İso bana babasının ölümünden sonra yaşadıklarını anlattı. Annesinin, babasının yokluğunu hiç kabullenemediğini, her gün eski fotoğraflara bakıp ağladığını söyledi. Ben de ona, babamın gidişinden sonra evdeki sessizliği, annemin gözlerindeki öfkeyi, kendi içimde büyüyen boşluğu anlattım.

— Annem bazen bana, “Sen de baban gibisin, hep kafana göre hareket ediyorsun!” diyor, dedim. Oysa ben sadece kendim olmak istiyorum. Babam gibi kaçmak değil, kalıp mücadele etmek istiyorum.

İso başını salladı. — Ben de anneme benzemek istemiyorum. Sürekli geçmişte yaşamak, hep kayıpları düşünmek… Hayat böyle geçmez ki.

Bir süre sessizce oturduk. Sonra İso, cebinden küçük bir defter çıkardı. — Ben şiir yazıyorum, dedi. Babamın ölümünden sonra başladım. Bazen kelimeler, insanın içini dökmesine yardımcı oluyor. İstersen bir şiirimi okuyabilirim.

Başımı salladım. O kadar içten okudu ki, gözlerimden yaşlar süzüldü. Şiir, kayıplar, yalnızlık ve umut hakkındaydı. O an, kelimelerin gücünü bir kez daha hissettim. Kendi içimdeki acıyı, utancı, öfkeyi, hepsini bir kenara bırakıp sadece dinledim.

O gün, eve dönerken annemle yüzleşmeye karar verdim. Kapıyı açtığımda, annem mutfakta oturuyordu. Gözleri şişmişti, belli ki ağlamıştı. Bir an duraksadım. Sonra yanına oturdum.

— Anne, dedim. Sana bir şey anlatmam lazım.

Annem başını kaldırdı, gözlerinde hem öfke hem de merak vardı. — Ne oldu yine? Yine bir sorun mu var?

— Hayır, dedim. Sadece… Ben artık kendi yolumu çizmek istiyorum. Biliyorum, babam gittiğinden beri her şey zorlaştı. Ama ben onun gibi kaçmak istemiyorum. Seninle kavga etmekten yoruldum. Lütfen, beni anlamaya çalış.

Annem bir süre sessiz kaldı. Sonra, gözlerinden yaşlar süzüldü. — Kızım, dedi. Ben de yoruldum. Her şeyin yükü omuzlarımda. Senin mutlu olmanı istiyorum ama korkuyorum. Ya sen de baban gibi gidersen, ya ben yalnız kalırsam?

O an, annemin de ne kadar yalnız olduğunu, korkularının ne kadar derin olduğunu anladım. Ona sarıldım. Uzun süre öylece kaldık. O günden sonra, aramızdaki duvarlar yavaş yavaş yıkılmaya başladı. Annem, resim kursuna gitmeme izin verdi. Ben de onunla daha çok vakit geçirmeye başladım. Akşamları birlikte yemek yapıyor, eski fotoğraflara bakıp babamı anıyoruz. Bazen hâlâ kavga ediyoruz, ama artık birbirimizi daha iyi anlıyoruz.

İso ile de arkadaşlığımız devam etti. O, şiirlerini bana okumaya, ben de ona çizimlerimi göstermeye başladım. Birlikte Kadıköy sokaklarında dolaşıyor, hayatı, kayıpları, umutlarımızı konuşuyoruz. Bazen, geçmişin acısı içimizi yaksa da, geleceğe dair umutlarımızı kaybetmiyoruz.

Şimdi, hayatımda ilk kez kendimi gerçekten özgür hissediyorum. Kendi yolumu çizmenin, sevdiklerimle yüzleşmenin ne kadar zor ama bir o kadar da gerekli olduğunu öğrendim. Belki de hayat, kayıplarımızla, korkularımızla, umutlarımızla yüzleşmekten ibaret.

Bazen düşünüyorum: Acaba babam gitmeseydi, hayatım böyle olur muydu? Annemle aramızda bu kadar derin bir bağ kurabilir miydik? Ya da İso’yu hiç tanır mıydım? Hayat, bize ne zaman ne getirecek, asla bilemiyoruz. Ama artık biliyorum ki, ne olursa olsun, kendi yolumu çizmekten vazgeçmeyeceğim.

Siz hiç, bir yabancının bir anda hayatınızı değiştirdiği bir an yaşadınız mı? Ya da ailenizle yüzleşmekten korktuğunuz oldu mu?