Bir Doğum Günü Akşamı: Kırık Tabaklar, Kırık Kalpler

Kapıdan içeri girdiğimde, Asuman’ın gülüşüyle karşılandım. Salonda, dört köşe büyük masanın üstü çeşit çeşit yiyeceklerle doluydu; annemin çocukken yaptığı gibi, peynir tabağının kenarına dizilmiş zeytinler, ince ince doğranmış pastırmalar, nar gibi kızarmış börekler… Asuman, ‘Hoş geldin Elif!’ diye sarıldı bana. O an, içimde bir huzur hissettim; sanki yıllardır süren yalnızlığım, o kalabalık sofrada biraz olsun hafiflemişti. Ama içimde bir yerlerde, babamın geçen hafta telefonda söylediği sözler yankılanıyordu: ‘Kızım, aileni unutup da kimlerle dostluk kuruyorsun, dikkat et.’

Asuman’la üniversiteden beri dostuz. O, her zaman neşeli, hayat dolu, ben ise biraz daha içine kapanık, temkinli… Ama bu gece, onun doğum günüydü ve her şey mükemmel olmalıydı. Masada oturanlar arasında Asuman’ın ablası Gülşah, nişanlısı Serkan ve birkaç eski arkadaşımız da vardı. Herkes gülüyor, şakalaşıyor, geçmişten anılar anlatıyordu. Ben ise, içimdeki huzursuzluğu bastırmaya çalışıyordum. Annem, sabah aramıştı: ‘Elif, akşam geç kalma, baban kızar.’ Oysa ben, bu geceyi Asuman’a ayırmak istiyordum.

Saat ilerledikçe, sohbetler derinleşti. Gülşah, ‘Elif, sen hâlâ o eski işinde misin?’ diye sordu. Boğazım düğümlendi. İşimi kaybettiğimi kimseye söylememiştim. Asuman hemen araya girdi: ‘Elif şimdi yeni bir projede çalışıyor, çok heyecanlı!’ Göz göze geldik. O an, Asuman’ın bana olan sevgisini ve korumacılığını hissettim. Ama aynı zamanda, yalan söylemenin ağırlığı da omuzlarıma çöktü.

Birden, kapı çaldı. Asuman’ın annesi, elinde büyük bir pasta tepsisiyle içeri girdi. Herkes alkışladı. Mumlar yakıldı, Asuman dilek tuttu. Ben de içimden bir dilek diledim: ‘Keşke ailem beni olduğum gibi kabul etse, keşke bu akşam hiç bitmese.’

Ama hayat, insanın dileklerini her zaman duymaz. Tam pastalar kesilirken, telefonum çaldı. Babam. Açmak istemedim, ama ikinci kez arayınca mecbur kaldım. ‘Elif, neredesin? Saat kaç oldu? Eve gelmiyor musun hâlâ?’ Sesindeki öfke, masadaki neşeyi bir anda gölgeledi. ‘Baba, Asuman’ın doğum günündeyim, birazdan çıkarım,’ dedim. Ama o, ‘Senin yerin ailenin yanı, başkalarının değil,’ dedi ve telefonu kapattı.

Gözlerim doldu. Asuman fark etti. ‘İyi misin?’ diye sordu fısıltıyla. Başımı salladım, ama içimde fırtınalar kopuyordu. O an, masadaki herkesin bana baktığını hissettim. Sanki herkes, içimdeki çatışmayı görüyordu.

Bir süre sonra, Serkan, ‘Hadi, bir oyun oynayalım!’ dedi. Herkes neşeyle katıldı. Ama ben, kendimi tuvalete attım. Aynada kendime baktım. ‘Elif, ne yapıyorsun? Kimin için yaşıyorsun?’ diye sordum kendime. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Annemin, ‘Aile her şeydir,’ sözüyle Asuman’ın, ‘Kendin ol, Elif,’ diyen bakışları arasında sıkışıp kalmıştım.

Tuvaletten çıktığımda, Asuman beni koridora çekti. ‘Bak, Elif, seni böyle görmeye dayanamıyorum. Ne oldu, anlat lütfen.’ Dayanamadım, her şeyi anlattım. İşimi kaybettiğimi, ailemin üzerimdeki baskısını, kendimi ne kadar yalnız hissettiğimi… Asuman sarıldı bana. ‘Senin ailen sadece kan bağın olanlar değil, biz de senin aileniz. Ne olursa olsun, yanındayım,’ dedi. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Yıllardır taşıdığım yük, bir nebze hafifledi.

Ama gece bitmemişti. Masaya döndüğümüzde, Gülşah’ın sesi yükseldi: ‘Elif, senin gibi içine kapanık biri, Asuman’a nasıl dost olabilir ki? Herkesin bir sınırı var.’ O an, herkes sustu. Asuman, ablasına döndü: ‘Gülşah, yeter! Elif benim en yakın arkadaşım, senin ne düşündüğün umurumda değil.’ Masada bir sessizlik oldu. Ben, utançla başımı eğdim. Gözlerimden yaşlar süzüldü.

O an, Asuman’ın babası söze girdi: ‘Kızlar, aile olmak, birbirini anlamak demektir. Elif, sen de bizim ailemizdensin.’ O sözler, içimde bir sıcaklık yarattı. Ama aynı zamanda, kendi ailemin bana bu sıcaklığı hiç göstermediğini düşündüm.

Gece ilerledi. Herkes yavaş yavaş dağılırken, Asuman beni kapıya kadar uğurladı. ‘Elif, ne olursa olsun, hayat senin. Kendi yolunu çizmekten korkma,’ dedi. Sarıldık. O an, gözlerimden yaşlar süzüldü.

Eve dönerken, sokak lambalarının altında yürüdüm. Babam kapıyı açtı, yüzü asıktı. Annem, ‘Geç kaldın,’ dedi. Sessizce odama geçtim. Pencereden dışarı baktım. O gece, hayatımın en büyük kırılmasını yaşadım.

Şimdi düşünüyorum da, insan gerçekten kimin için yaşar? Ailesinin beklentileri için mi, yoksa kendi mutluluğu için mi? Siz olsanız, hangisini seçerdiniz?