Bir Aşkın Kıyısında: İstanbul’un Karanlık Sokaklarında

“Yeter artık! Bir kere de sus be kadın!” Babamın sesi, geceyi yaran bir bıçak gibi yankılandı evin duvarlarında. Annem, mutfağın köşesine sinmiş, elleriyle yüzünü kapatmıştı. Ben ise kapının aralığından olan biteni izlerken, kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. O an, içimde bir şeyler koptu. “Baba, lütfen… Anneme bağırma,” dedim titrek bir sesle. Gözleri bir anlığına bana döndü; o bakışta hem öfke hem de çaresizlik vardı.

Adım Elif. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, üç kişilik bir ailede büyüdüm. Babam işsiz kaldığından beri evde huzur kalmamıştı. Annem gündelik işlere gidiyor, ben ise liseyi bitirmeye çalışıyordum. Her sabah okula giderken içimde bir umut kırıntısı taşısam da, akşam eve dönerken o kırıntı yerini korkuya bırakıyordu.

O gece, babamın öfkesi yine annemin üzerine yağdı. Sonunda annem dayanamayıp ağlayarak odasına kapandı. Ben ise mutfağa gidip bulaşıkları yıkamaya başladım; ellerim titriyordu. Tam o sırada telefonum titredi. Ekranda “Zeynep” yazıyordu. “Elif, iyi misin? Yarın okula geliyorsun değil mi? Sınıfça Kadıköy’e gideceğiz, unutma!” diye yazmıştı. Gözlerim doldu; Zeynep’in neşesi bana hep iyi gelirdi ama ona gerçekleri anlatmaya utanıyordum.

Ertesi sabah, annem gözleri şişmiş halde bana kahvaltı hazırladı. “Kızım, bugün geç kalma, olur mu?” dedi kısık sesle. “Tamam anne,” dedim ve ona sarıldım. O an, annemin omzunda ağlamamak için kendimi zor tuttum.

Okul yolunda her zamanki gibi başımı önüme eğip yürüdüm. Mahalledeki çocuklar bana laf atıyor, bazıları ise sadece acıyarak bakıyordu. Otobüs durağında beklerken yanımda biri durdu. “Pardon, Kadıköy’e hangi otobüs gider biliyor musun?” dedi genç bir adam. Saçları dağınık, gözleri yorgundu ama gülümsemesi sıcaktı.

“Evet, 14B’ye bineceksiniz,” dedim.

“Teşekkür ederim. Benim adım Emre,” dedi elini uzatarak.

“Elif,” dedim utangaçça.

Otobüs geldiğinde yan yana oturduk. Yol boyunca sohbet ettik; Emre üniversite öğrencisiydi ve ailesiyle arası pek iyi değildi. “Bazen insan en yakınındakilere bile yabancı hissediyor kendini,” dedi bir ara. O cümle içime işledi.

Kadıköy’de arkadaşlarımla buluştum ama aklım Emre’de kaldı. O günün akşamı eve dönerken mahallede bir kavga çıktı; polis arabaları siren çalıyordu. Eve girdiğimde babam yine sinirliydi. Annem ise sessizce yemek yapıyordu.

O gece yatağımda uyuyamadım. Hayatımın böyle geçip gitmesine izin veremezdim. Ertesi gün Emre’ye mesaj attım: “Bir yerde buluşabilir miyiz?”

Moda’da bir kafede buluştuk. Ona ailemi, yaşadığım zorlukları anlattım. Gözleri doldu; “Elif, sen çok güçlüsün,” dedi. O an ilk defa biri bana inandı.

Günler geçtikçe Emre’yle daha çok görüşmeye başladık. Bana ders çalıştırıyor, hayallerimi soruyordu. “Bir gün kendi ayaklarımın üzerinde durmak istiyorum,” dedim ona bir akşamüstü Moda sahilinde yürürken.

“Bunu başarabilirsin Elif. Yeter ki kendine inan,” dedi ve elimi tuttu.

Ama hayat kolay değildi. Bir gün babam Emre’yle mesajlaştığımı fark etti. Telefonumu elinden zor aldım; bağırdı, hakaret etti. Annem araya girdi ama babam onu da itti.

O gece annemle birlikte ağladık. “Kızım, ben de senin gibi hayal kurardım gençken,” dedi annem hıçkırarak. “Ama sonra babanla evlendim… Her şey değişti.”

“Anne, ben senin gibi olmayacağım,” dedim kararlı bir şekilde.

O günden sonra Emre’yle gizli gizli görüşmeye başladık. Okuldan sonra kütüphanede buluşuyor, birlikte ders çalışıyorduk. Emre bana üniversite sınavına hazırlanmam için yardımcı oldu.

Sınav günü geldiğinde ellerim buz gibiydi ama Emre’nin bana yazdığı küçük notu cebimde taşıyordum: “Sen yaparsın.”

Aylar sonra sınav sonuçları açıklandığında gözlerime inanamadım: İstanbul Üniversitesi’ni kazanmıştım! Annemle sarılıp ağladık; babam ise sessizce odasına çekildi.

Üniversiteye başladığımda hayatım değişti. Emre’yle ilişkimiz güçlendi; bana hep destek oldu. Ama ailemdeki sorunlar bitmedi. Babam hastalandı; annem daha çok çalışmak zorunda kaldı.

Bir gün Emre’yle sahilde otururken ona sordum: “Sence ailemizden kaçmak mı doğru olan? Yoksa onları iyileştirmek için mücadele etmek mi?”

Emre sustu, sonra başını salladı: “Bazen insan önce kendini kurtarmalı ki başkalarına yardım edebilsin.”

Şimdi geriye dönüp baktığımda, yaşadığım acıların beni ben yaptığını görüyorum. Ama hâlâ içimde bir yara var: Annemi o evden kurtaramadım…

Siz olsaydınız ne yapardınız? Kendi hayatınızı mı seçerdiniz yoksa ailenizi mi kurtarmaya çalışırdınız? Hayat bazen sadece siyah ya da beyaz değil… Sizce doğru olan nedir?