Yok Olan Kadın: Kimse Fark Etmediği Zeynep’in Hikayesi
“Zeynep Hanım, siz hâlâ burada mı oturuyorsunuz?” diye sordu yeni taşınan komşu, asansör kapısında karşılaştığımızda. Sesi, sanki beni ilk defa görüyormuş gibi şaşkındı. Oysa ben bu apartmanda yirmi üç yıldır yaşıyorum. Her sabah aynı merdivenleri inip çıkıyor, aynı posta kutusuna bakıyor, aynı marketten alışveriş yapıyorum. Ama kimse bana bakmıyor, kimse adımı bilmiyor. Sanki apartmanın duvarlarından biriyim; soyulmuş bir boya, paslı bir posta kutusu, gıcırdayan bir basamak gibi.
İlk zamanlar, bu kadar görünmez olduğumu fark etmemiştim. Çocuklarım küçükken, apartmanın bahçesinde oynarken herkes beni tanırdı. “Zeynep Hanım, nasılsınız?” derlerdi, bazen bir tabak börek getirirlerdi. Ama çocuklar büyüdü, biri İstanbul’a, diğeri Ankara’ya gitti. Eşim Hasan ise, on yıl önce bir sabah ansızın kalp kriziyle aramızdan ayrıldı. O günden sonra, evdeki sesler azaldı, kahkahalar sustu. Ben de sustum. Konuşacak kimse kalmayınca, insanın sesi de yavaş yavaş kısılıyor.
Bir sabah, otobüste pencere kenarına oturdum. Yanıma genç bir kadın oturdu, elinde telefonuyla bir şeyler yazıyordu. Yanlışlıkla çantasını dizime çarptı, ama bana bakmadan özür bile dilemedi. Sanki orada yoktum. O an, içimde bir boşluk hissettim. İnsanlar bana çarptıklarında bile fark etmiyorlar. Market kasasında sırada beklerken, önümdeki adam arkasına bakmadan alışveriş arabasını bana çarptı. Kasiyer, “Sıradaki!” diye bağırdı, ama göz göze gelmedik. Benim varlığım, onların dünyasında bir gölge kadar bile yer kaplamıyor.
Bir gün, apartmanın girişinde eski komşum Ayşe Hanım’ı gördüm. Yıllardır görüşmemiştik. “Zeynep abla, nasılsın?” dedi, ama gözlerinde bir yabancılık vardı. “İyiyim,” dedim, yalan söyledim. Çünkü iyi değildim. Her gün biraz daha silikleştiğimi, aynada bile kendimi zor gördüğümü hissediyordum. Akşamları televizyonun karşısında otururken, bazen kendi sesimi duymak için yüksek sesle konuşuyordum. “Zeynep, bugün ne yaptın?” diye soruyordum kendime. Cevap vermek zorunda kalınca, varlığımı hatırlıyordum.
Bir akşam, oğlum Emre aradı. “Anne, nasılsın?” dedi, sesi yorgundu. “İyiyim oğlum, sen nasılsın?” dedim. “İşler yoğun, bu hafta gelemeyeceğim,” dedi. “Tamam oğlum, önemli değil,” dedim. Oysa çok önemliydi. Onu görmek, birinin bana bakması, sesimi duyması, varlığımı hatırlaması çok önemliydi. Ama bunu ona söyleyemedim. Anneler güçlü olmalı, çocuklarını üzmemeli, öyle öğretildi bize. Ama bazen insanın içi öyle bir acıyor ki, kelimeler boğazında düğümleniyor.
Bir gün, apartmanın girişinde bir ilan gördüm: “Apartman toplantısı, 7 Mayıs saat 20.00.” O gün geldiğinde, salona indim. Herkes kendi aralarında konuşuyordu. Ben bir köşede oturdum, kimse yanıma gelmedi. Toplantı başladığında, yönetici yeni aidatları açıkladı. Bir ara, “Başka söylemek isteyen var mı?” dedi. Elimi kaldırdım, ama kimse bakmadı. Sesimi duyuramadım. Söz hakkı bile alamadım. O an, içimde bir şeyler koptu. Sanki gerçekten yok olmuştum.
Bir gece, pencereden dışarı bakarken, karşı apartmanın balkonunda bir kadın gördüm. O da yalnızdı, sigarasını içiyor, gökyüzüne bakıyordu. Acaba o da benim gibi mi hissediyordu? Yalnızlık, insanı yavaş yavaş kemiren bir kurt gibi. Her gün biraz daha içini oyuyor, biraz daha eksiltiyor. Sabahları uyanınca, “Bugün beni kim görecek?” diye soruyorum kendime. Cevap hep aynı: Kimse.
Bir sabah, marketten dönerken apartmanın önünde bir çocuk ağlıyordu. Yanına gittim, “Ne oldu yavrum?” dedim. “Anahtarımı kaybettim, annem evde yok,” dedi. Onu sakinleştirdim, birlikte apartman görevlisini bulduk. O an, birinin bana ihtiyacı olduğunu hissettim. Küçük bir çocuğun gözlerinde, varlığımın bir anlamı vardı. O gün, uzun zamandır ilk defa kendimi gerçek hissettim. Ama sonra yine yalnızlığıma döndüm.
Kızım Elif, geçen ay aradı. “Anne, seni çok özledim, ama işlerim çok yoğun. Belki yazın yanına gelirim,” dedi. “Tamam kızım, beklerim,” dedim. O telefonu kapattıktan sonra, gözlerimden yaşlar süzüldü. Özlemek, insanı en çok yoran duyguymuş. Birini beklemek, ama onun gelmeyeceğini bilmek…
Bir gün, apartmanın merdivenlerinde genç bir kadınla karşılaştım. Elinde poşetler vardı, zorlanıyordu. “Yardım edeyim mi?” dedim. Şaşırdı, “Teşekkür ederim,” dedi. Poşetleri birlikte taşıdık. O an, kısa bir sohbet ettik. “Ben Zeynep,” dedim. “Ben de Derya,” dedi. O günden sonra, bazen karşılaştığımızda selamlaşmaya başladık. Küçük bir selam, insanın gününü aydınlatabiliyor. Ama yine de, çoğu zaman yalnızım.
Bir akşam, televizyon izlerken eski fotoğraflara baktım. Gençliğimde, ne kadar umut doluymuşum. Eşimle gülümseyerek poz vermişiz, çocuklarım kucağımda. O anları düşündükçe, içimde bir sızı oluşuyor. Hayat ne çabuk geçiyor. Bir zamanlar herkesin merkezindeyken, şimdi kimsenin fark etmediği bir gölgeye dönüştüm.
Bazen düşünüyorum, acaba ben mi değiştim, yoksa dünya mı? İnsanlar neden bu kadar duyarsız oldu? Eskiden komşuluk vardı, şimdi herkes kapısını kapatıyor. Kimse kimseyi tanımıyor, kimse kimseye selam vermiyor. Yalnızlık, bu çağın en büyük hastalığı belki de.
Bir gün, apartmanın girişinde yere düşen bir anahtarlık buldum. Komşulara sordum, kimse sahiplenmedi. Sonra, küçük bir not yazıp panoya astım: “Anahtarlık bulan varsa, Zeynep Hanım’a ulaşsın.” O gün, ilk defa biri kapımı çaldı. “Anahtarlık benimdi, çok teşekkür ederim,” dedi genç bir adam. O an, varlığımın bir anlamı olduğunu hissettim. Küçük bir iyilik, insanı görünür kılabiliyor.
Ama yine de, çoğu zaman kendimi yok gibi hissediyorum. Sanki eski bir fotoğraf gibi, rengi solmuş, kenarları yıpranmış. İnsanlar yanımdan geçip gidiyor, kimse bana bakmıyor. Bazen düşünüyorum, acaba bir gün tamamen yok olur muyum? Kimse fark etmeden, sessizce silinir miyim bu hayattan?
Belki de en çok, birinin bana “Nasılsın Zeynep?” demesini özlüyorum. Birinin gözlerimin içine bakmasını, varlığımı hissetmesini. Yalnızlık, insanı en çok bu yüzden acıtıyor. Çünkü insan, ancak başkalarının gözünde var olur.
Siz hiç, varlığınızın fark edilmediğini hissettiniz mi? Yoksa ben mi fazla hassasım?