Her Şeyi Çocuklarım İçin Verdik, Şimdi Yalnızım: Neden Böyle Oldu?

“Anne, yine mi aradın? Çok yoğunum, sonra konuşalım,” dedi Elif, telefonda sesi soğuk ve uzak. O an, elimdeki çay bardağı titredi, gözlerim doldu. Oysa ben, Elif’in sesini duymak için günlerdir bekliyordum. Küçük kızım Zeynep ise, en son üç ay önce uğradı, o da aceleyle, kapıdan içeri bile girmeden. Benim için zaman durmuştu sanki, ama onların hayatı hızla akıyordu.

Bir zamanlar bu evde ne kahkahalar yankılanırdı, ne telaşlar yaşanırdı… Şimdi ise duvarlar bile sessizliğe bürünmüş, yalnızlığımı paylaşıyor. Kocam Mehmet’le yıllarca bir fabrika işçisinin maaşıyla geçindik. O, sabahın köründe kalkar, ben de ardından evden çıkardım. Akşamları yorgun argın eve döner, kızlarımızı kucaklamaya can atardık. Onlara daha iyi bir gelecek sunmak için kendi isteklerimizi, hayallerimizi hep erteledik. Elif’in üniversiteye gitmesi için altın bileziklerimi sattım, Zeynep’in dershanesi için Mehmet’in yıllardır biriktirdiği parayı bozdurduk. Tatil nedir bilmedik, yeni bir elbise almak aklımızdan bile geçmedi.

Bir gün Mehmet, “Hanım, çocuklar büyüdü, artık biraz da kendimize bakalım,” dediğinde içimde bir umut filizlenmişti. Belki birlikte bir Karadeniz turuna çıkarız, belki de köydeki eski evi onarırız diye hayal kurmuştum. Ama o hayaller, Mehmet’in ani kalp kriziyle bir gecede yıkıldı. Onu kaybettiğimde, kızlarım yanımda olsalar da, aslında çoktan kendi hayatlarına gitmişlerdi. Cenazede bile Elif’in gözü sürekli telefondaydı, Zeynep ise işten izin alamadığı için son anda yetişmişti. O gün, yalnızlığın ne demek olduğunu iliklerime kadar hissettim.

Mehmet’ten sonra evin sessizliği daha da ağırlaştı. Sabahları kalkıp kahvaltı hazırladığımda, masada iki kişilik tabak koymaya devam ettim. Sonra fark ettim ki, artık kimseyle konuşmadan günler geçiyor. Komşular arada uğrasa da, herkesin kendi derdi var. Kızlarım ise, arayıp sormaz oldu. Elif, büyük bir şirkette yönetici oldu, Zeynep ise başka bir şehirde öğretmenlik yapıyor. Onlarla gurur duyuyorum, ama içimde bir sızı var: Bunca yıl onlar için yaşadım, şimdi ise bir başıma kaldım.

Bir gün Elif’e, “Kızım, hafta sonu gelsene, birlikte börek yaparız,” dedim. Sesi yine soğuktu: “Anne, toplantılarım var, belki başka zaman.” Oysa ben, onun çocukken en sevdiği peynirli böreği yapmıştım bile. Zeynep’e mesaj attım, “Anneciğim, çok yoğunum, sınav haftası,” diye cevapladı. O an, kendimi değersiz hissettim. Sanki ben sadece ihtiyaçları olduğunda aranan biriydim. Oysa ben, onların her derdine koşmuş, geceleri uykusuz kalmıştım. Şimdi ise bir telefon konuşmasına bile vakitleri yoktu.

Bir akşam, eski fotoğraflara bakarken gözyaşlarım süzüldü. Elif’in ilkokul mezuniyetinde çekilmiş bir fotoğrafı vardı; kucağımda oturmuş, bana sarılmıştı. Zeynep’in doğum günü pastasını üflerkenki mutluluğu gözlerimin önüne geldi. O zamanlar, “Anne, hiç bırakma ellerimi,” derlerdi. Şimdi ise, ellerim bomboş, kalbim kimsesiz.

Geçen ay hastalandım, grip sandım ama ateşim düşmedi. Komşum Ayşe teyze beni hastaneye götürdü. Elif’i aradım, “Anne, ben şehir dışındayım, Zeynep’i ara,” dedi. Zeynep’i aradım, “Anneciğim, sınavlarım var, gelemem,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. Yıllarca onların her hastalığında başlarında beklemiş, sabahlara kadar gözümü kırpmamıştım. Şimdi ise, bir başıma, yabancı bir hastane odasında, Ayşe teyzenin elini tutarak ağladım.

Bazen düşünüyorum, nerede hata yaptım? Onlara fazla mı fedakarlık yaptım, yoksa onları fazla mı özgür bıraktım? Mehmet yaşasaydı, belki de bu kadar yalnız kalmazdım. Ama şimdi, akşamları televizyonun karşısında uyuyakalan, sabahları sessiz bir evde uyanan bir kadına dönüştüm. Komşular, “Kızların ne kadar başarılı, ne güzel yetiştirmişsin,” diyor. Oysa ben, başarıdan çok, bir tebessüm, bir sıcaklık, bir ziyaret istiyorum.

Bir gün Elif aradı, “Anne, iş için yurtdışına gidiyorum, birkaç ay yokum,” dedi. Sesi yine mesafeli, yine aceleciydi. “Kendine dikkat et,” dedi, kapattı. O an, içimdeki umut kırıntıları da yok oldu. Zeynep’ten ise haftalardır haber yok. Bayramda belki gelirler diye umutlandım, ama ikisi de gelmedi. Komşuların çocukları, annelerinin elini öpmeye gelmiş, ben ise kapının önünde, boş gözlerle yolu gözledim.

Bir gün, Ayşe teyze bana, “Kızım, çocuklar büyüyünce herkes kendi yoluna gider, sen de kendine bir hayat kur,” dedi. Ama nasıl? Benim hayatım onların etrafında dönüyordu. Şimdi ise, neyle meşgul olacağımı, kime sarılacağımı bilmiyorum. Bazen, “Keşke biraz da kendim için yaşasaydım,” diyorum. Ama annelik böyle bir şey işte; kendini unutup, çocukların için yaşamak.

Şimdi, geceleri dua ediyorum. Allah’tan, kızlarımın mutlu olmasını, sağlıklı olmasını diliyorum. Ama içimde bir boşluk var, doldurulamayan bir özlem. Herkesin annesiyle vakit geçirdiği, birlikte çay içtiği günleri kıskanıyorum. Ben ise, telefonun çalmasını, kapının çalmasını bekliyorum. Belki bir gün, kızlarım annelerinin ne kadar yalnız olduğunu anlarlar. Belki bir gün, “Anne, seni özledik,” derler. Ama o zamana kadar, ben bu sessiz evde, anılarla baş başa kalmaya devam edeceğim.

Sizce, annelik sadece fedakarlık mı olmalı? Yoksa biraz da kendimiz için yaşamak hakkımız değil mi? Ben nerede yanlış yaptım, siz olsanız ne yapardınız?